Ötekilerin ötekisi olmak…

Giden aracın ardından Karadeniz şivesiyle verip veriştiriyordu otopark görevlisi; "Çinkene midur, Kürt midur nedur? Sabah akşam pirde temokrasi istiiler" deyip saydırıyordu. Belli ki fena kızmıştı… Laz'dı adı Osman'dı…

Ona şunu anlatacak vaktim olmadı;

Uzun uğraşılar sonucu babam nihayet memur olabilmiş ve göç başlamış. Önce Malatya, sonra Trabzon ve nihayetinde Bursa'ya göç etmişiz.

Yıllardan 1970, aylardan yazdı, beş yaşındaydım.

Malatya'yı hatırlamıyorum ama Trabzon hâlâ anılarımda buram buramdır. Bir buçuk yıl kaldığımız Trabzon Konaklar'da, köylüler sabah ezanında sütümüzü yoğurdumuzu kapımıza koyar, akşam karanlığında boş kapları kapımızdan alırlardı. Doluyu kim getirir, boşu kim götürürdü gören olmazdı.

Üç yaşında bildiğim tek dil Kürtçe'yle Malatya'ya, az Türkçe bol Kürtçe'yle de Trabzon'a göçmüşüz. Trabzon'dan Bursa'ya göçümüz ise anılarımda en derin duyguları yaşadığım ender anlardandır.  Köyün tek yabancı ailesini uğurlamaya gelen köylüler “durun, citmeyun finduk celi” dediklerinde, gelecek fındığın bir kamyon olacağını kimse tahmin edemezdi. Fındığın bir çuvalı ve köylülerin bütün dualarıyla göçe koyulmuştuk.

Kardeşlerim arasında en çok ben kanıksamıştım Lazca'yı ya da Lazca şiveyi. Geldiğimiz mahallede yaşıtlarımın benim gibi konuşmamalarına başta anlam veremesem de kısa sürede alışmıştım.

Günün birinde sokakta oynadığım arkadaşımı annesi çağırdığında ilk kez duymuştum “Kürt” sözcüğünü.

“Oğluuum, hadi eve… Kaç kere dedim sana, şu Kürt çocuklarla oynama diye”.

Meğer ben, kendisini Türk sanan, Lazca konuşan “Kürdün tekiymişim”.

Ne Malatya'da ne de Trabzon'da hiç kimse Kürt olduğumu söylememişti. Onlar için önemi de yoktu. Hanımcık ve Osman'la oynarken anneleri “arkadaşunu da al cel” diye çağırır dumanı üstünde lazut ekmeğini pay ederdi.  

Ve Bursa'da Kürt olduğumu, benimle oynanmaması gerektiğini söyleyen komşumuz da yine Laz'dı.

Yıllar sonra öğrenecektim; Yan komşumuzdan elektrik-su alamadığımızı. Ve Kürt olmanın, farklı olmanın ne demek olduğunu… Yıllarım bunu anlamakla, anlatamamak arasında geçecekti.

Kürtler'in sorun yaşayıp, sorun yaratmadıkları yıllardı.

Dilimin Türkçe'yle barışması uzun sürmedi.

İlkokulla birlikte sokağımızda konuşulan ortalama dili yakalamıştım. Hani anne ve babamı görmeseler kimsecikler Kürt olduğumu anlayamazdı. Diğer çocuklar gibi top oynuyor, onlar gibi koşuyor, camiden tespih, komşu bahçeden erik çalıyorduk ki, öğretmenimin iki kelamıyla bir başka şeyin farkına vardım.

“Çocuklar bir de Alevilik diye sapkın bir şey var, yaşınız müsait olmadığı için hiç oraya girmeyelim… Mum söndü, Kızılbaş gibi terimleri mutlaka duymuşsunuzdur, ailenizden de öğrenebilirsiniz…”

Düpedüz aşağılıyor, iftira ve hakaret ediyor… Hem de sayesinde Türkçe'yi sevdiğim, Güzel Konuşma ve Yazma Dersi öğretmeniydi. Laz'dı, adı Osman'dı.

Sıra arkadaşım Sücaattin'in kızardığını ve teneffüste hiç konuşmadığını gördüm. Oncacık aklımla ne olduğunu bilemediğim Aleviliği arada bir evde duyardım. Demek ki Aleviydik ve demek ki biz başkaydık. Öteki deyimini henüz bilmiyorduk ama yaşıyorduk.

Oynanmak istenmeyen Kürt çocukları bir de Alevi çıkınca Laz komşumuz ne düşünmüş ve nasıl davranmıştı pek hatırlamıyorum… Ama Müslüman mahallesinde salyangozun kendisi olmak hissi, ağırlığını iyiden iyiye göstermeye başlamıştı.

Liseye başlamamla birlikte 12 Eylül darbesiyle karşılaştım… Din dersi öğretmeninin Alevi, Kürt ve solcu karşıtı tavırları arkadaşlarımı daha çok soldan seçmeme yardımcı olmuştu. Hele o aksakallı tonton amcanın emek-sermaye çelişkisine dair ettiği lafları okumaya başlamamla beraber sonraki yıllarımın ideolojik temellerini de atmış oldum.

Kazım Koyuncu'yla ve müziğiyle tanışınca Lazlığım yeniden depreşti. Sonra Hrant'la Ermenileşip… Madımakla Alevileşip, Manisa Selendi'de yılbaşı gecesi kahvede "Çingene'ye çay yok"la başlayan saldırıyla Roman'laşıp, Solingen'de Türkleşip, Roboski'de Kürtleşip, Gezi Parkı'nda çapulcu ve ayyaşlaşmaya kadar geldik.

Ne acayip bir duygudur, onca milli, dini tanımlamalarda kendini bir yerlere koyamamak, ait hissetmemek, ya da aynı anda hepsine birden ait hissetmek.

Keşke o otoparkçı bir gece çapulcularla Gezi Parkı'nda kalabilseydi.

Ötekilerin ötekisiyle halay çekebilseydi… Aslında hepsiyle akraba olduğunu görebilseydi…

"…Dileğim odur ki; Günün birinde alt komşum Rum, üst komşum Ermeni, yan komşum Kürt, bakkalımız Türk olsun. Çay bahçemizin sahibi Gürcü, Çerkez dostum okeye dördüncü, Laz kardeşim rakıma saki, sohbetimizin fonunda inceden nağmelerle kemancımız Roman… Ve toplamımız renk cümbüşü bir orman, bense hepsine kurban…" (2010'da bir yazımdan…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir