Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!

Yıllardır “holigan” denilen canlının davranışlarını izlerim de, yine de özlerini, sözlerini anlamış değilim.
Ne akılla izah edilir haldeler, ne de mantıkla.
Hani herkes bir takım tutar, herkes maç izler, herkes heyecanlanır, herkes coşar, kızar, bağırır çağırır. Tamam.
Lakin onlarınki farklı…
Kendi camiasında gayet ciddi ve otoriter görünen bir adamın maç günü geldiğinde zıvanadan çıkması, kafasına takımının rengini taşıyan soytarı şapkası geçirip de sokaklarda seğirtmesi normal gelir insana.
Zaten maç dediğin biraz da eğlencedir. Günlük hayatın sıkıntılarından arınmanın bir yoludur hâttâ…
Ruhsuzca gidilip, duygusuzca izlenmez.
Kaçan pozisyonlarda hakeme saydırmazsan, pozisyon yakalanıp da gol olduğunda yanında tanıdık tanımadık her kim varsa boynuna zıplamazsan, maçı en az futbolcular kadar efor sarfederek yaşamazsan, boşu boşuna zahmet edip de gitme sen hiç o stadyuma.
Otur evinde, geç televizyonun karşısına, al bir külah çekirdek, izle çitleye çitleye…
Ve fakat coşkulu maç izleyeceğim diye de coşkunu abartma.
Kesici, delici, yakıcı ne bulduysan getirip de sahanın ortasına atma.
Taraftarlığını doyasıya yaşayabilmen için sana sunulan imkânları talan etme.
Söktüğün koltuklar, yaktığın sıralar, kırdığın korkuluklar; hepsi de bindiğin dalı kesmekten başka bir işe yaramaz.
Sayende takımın ceza üzerine ceza alır.
Sen girer bir de o yüzden olay çıkartırsın.
Tam bir kısır döngü…
****
Holiganların bu taşkın davranışları başkalarının başarılarıyla kendi başarısızlıklarının üzerini örtmek, onların başarılarıyla var olmak, onların başarısızlıklarını utanç vesilesi yapmak mıdır bilmem.
Üstelik onlar yendikleri takıma tecavüz ettikleri fikrinde sabit kalır, bu yüzden de yenildiklerinde aynı muameleye maruz kalacaklarını bildiklerinden tahammülsüzlüğün sınırlarında gezinirler.
Maç aldıklarında etken, maç verdiklerinde edilgendirler.
Karşı tarafın kendileri hakkındaki düşüncelerini gayet iyi bildiklerinden dolayı, bu uğurda can dahi alabilirler.
Yani namuslarına laf ettirmezler…
Bilirsiniz, maç esnasında hakem için de, oyuncular için de edilen laflar hep belden aşağıdır.
Bu da izleyicilerin “maç”ları nasıl algıladıklarını açıkça gösterir.
Yendikleri zaman ettikleri o laflar yenildiklerinde yağmur gibi üzerlerine yağar. Onlar da bunu bildiklerinden burunlarından solurlar. Saldırmaya yer ararlar. Ya da tamamen sessizliğe bürünür, arazi olurlar.
Ee, laf yemek istemiyorsan fırsat bulduğunda etmeyeceksin de.
Ediyorsan sıra sana geldiğinde hazmetmeyi de bileceksin.
Hem bileceksin ki; maç dediğin kendi başına oynanmayacağına göre en az “1” farklı takıma daha ihtiyaç var.
Ve o diğer takım senin varlık sebebin.
Maçlar elbette ki kazanmak için oynanır. Bazen iyi oynayan kazanır, bazen de şansı yaver giden.
Şansına kazandığın maçlara itiraz etmeyip sokaklarda cirit atıyorsan, şanssızlığına kaptırdığın maçlara da itiraz etmeyeceksin.
Maçı maçta bırakmayı ve pozisyon tartışmalarının yaşandığı programları sabahlara kadar izlememeyi öğreneceksin.
Eninde sonunda maç bitmiş, konu kapanmış.
Sen kendini takımın için paralarken, eminim ki o takımın oyuncuları kendi takımlarına bu derece bağlı değillerdir.
Bunu nereden mi anlıyoruz, tabii ki paralarını alamadıkları zamanki –iş yavaşlatma- doğru düzgün oynamama ve maç ‘ikram etme’ hallerinden…
Siz onlar için o kadar tepişirken, o kadar birbirinizi boğazlarken, cinayet dahi işleyebilecek kıvama gelirken onlar daha çok para teklif eden kulübe aniden yatay geçiş yapabiliyorlar.
Ne taraftarlık, ne renk, ne renk aşkı ne de başka bir şey. Her şey “tamamen duygusal” olarak neticeleniveriyor.
Siz de duygularıyla oynanmış, kirletilmiş bir mendil gibi kenara fırlatılmış kalıveriyorsunuz.
****
Maçları savaş meydanına çevirip de kafa göz yaranlar; bu memleketin hepsinin sizin tuttuğunuz takımı tutmaları mümkün değil, biliyorsunuz değil mi?
Maça gelmeden önce içip içip döner bıçağıyla maça geleceğinize, alın yanınıza çoluk çocuğunuzu, giyin formalarınızı, takın şapkalarınızı, bakın keyfinize.
Orası er meydanı değil.
Öyleyse bile oradaki “er”ler sizler değilsiniz.
Yapacağınız tek şey üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmeye çalışan oyuncuları desteklemek.
Ben’ce;
Taraftarsız maç hiçbir şeye benzemez.
Yeter ki taraftarlar statları yaratıcı sloganlarla ve hayran olunası pankartlarla bezesinler.
En mühimi de;
Yenmeyi de, yenilmeyi de aynı oranda hazmedilebilsinler…
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir