Yazar, suya da yazar

Corona günlerinin ataleti ve tedirginliği içinde geçirdiğim yaklaşık üç buçuk aydan sonra, yani haziranın sonunda, Corona Günlerinde Ben diyerek karantina günlerimi nasıl geçirdiğimi anlattığım bir video kaydı yaptım.
Sonrasında da kendimi videolar deryasında buldum. Merak etmeyin, YouTuber olmadım.
Daha önce kâh röportaj, kâh sohbet, kâh konser, kâh tiyatro, arada da kendi kendimle yaptığım konuşmaların videolarını paylaştığım YouTube kanalım bu kez sadece bana hizmet etmeye başladı.
Gündem birbiri ardına hızla değişirken, kadın tecavüzleri ve cinayetleri, hayvan tecavüzleri ve cinayetleri, Ayasofya Müzesi’nin Ayasofya Camii olarak hizmete girişi, Sosyal Medya düzenlemeleri, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma istekleri derken, maalesef ki, bana da anlatacak pek çok konu çıktı.
Yıllardır kadına, çocuğa, hayvana, teknolojik dönüşüme, çevreye, doğaya, sosyal medyaya, siyasilerin tutarsız söylemleri ve pek çok konu üzerine o kadar çok yazı yazmıştım ki, biraz da konuşmak istedim.

Sosyal Medya Görgü Kuralları üzerine konuşmaya başladım önce.
Adab-ı Muaşeret-ül Sosyal Medya sunumum çok sevilir ve çok izlenirdi. Ben de bu konuyu kısa kısa videolar ile sosyal medya kullanıcıları ile buluşturmak istedim. Arada araya farklı konular girse de “Sosyal medya nasıl kullanılır, nasıl kullanılmaz?” videolarım devam edecek.

Yazmak
Konuşmak mı yazmak mı derseniz, elbette ki yazmak derim. Daha doğrusu yazarak konuşmak derim. Yazılarınız sohbetinizdir nihayetinde.
Yazarken hatalarınızı görüp düzeltmek için zamanlarınız geniştir. Aklınızda başka bir atlama oluştuğunda onu tam da doğru yerine yerleştirebilirsiniz. Daktiloda yazmadığınız için size sonsuz bir kolaylık sağlayan klavyeniz vardır. Bilgisayarınız sizi imlâ hatalarında uyarır. Bilgilerinizi teyit edeceğiniz mecralara bir tıkla ulaşabilirsiniz.
Ve en önemlisi;
Kimse sözünüzü kesmez.
Jules Renard’ın dediği gibi: “Yazmak, kesintiye uğramadan konuşmanın bir yoludur.”

Siz karşınızda sessiz bir dinleyici, ki bu aslında yine kendinizsinizdir, bulmuşcasına anlatırsınız da anlatırsınız.
Okurken size konuşan yazarı sessizce dinlediğiniz gibi dinlersiniz kendinizi de.
Kimse araya girip söyleyeceklerinizi başka bir tarafa taşımaz. Kimse söyleyeceklerinizi ağzınıza tıkmaz. Kimse aklınızdakileri unutturmaz.

Hem yazarken, hem de hem yazar hem dinleyici olurken dinleyici olan sizin, kendinizin duygularını da alır katarsınız yazınıza. Zihninizin içinde size soru soran ve o soruları cevaplayan kaç kişi vardır sayamazsınız. Birileri hep bir şeyler fısıldar. Her soruyu cevaplayabildiğiniz kadar yazınız sağlam olur.
Cevapları ulu orta yazmanıza da gerek yoktur çok zaman. Okuyucu tam da orada, o sorunun cevabını kendisi verecektir fark etmeden.

Yazı yazana kadar yazanındır, yazdıktan sonra ise okuyanların.
Her birey başka bir gözle okur, kendi geçmişi ile değerlendirir yazınızı. Birinin yarası kanar, başka birinde bir anı canlanır. Bir yazı bin yazı olup çıkar…

Notlarınız, kayıtlarınız, gözlemleriniz, tespitleriniz, yılların birikimi anılarınız, iç sesiniz; hepsi bir araya gelip bir yazı haline dönüşürken siz hazların en büyüğünü yaşıyorsunuzdur da kimsenin haberi yoktur.
Yazı öncesi başınızın üzerindeki konuşma baloncuğunun içi doldukça dolar, cümleleriniz balona sığmaz hale gelince de başlar parmaklarınızdan klavyenin tuşlarına akmaya. Harfler sözcüklere, sözcükler cümlelere, cümleler paragraflara dönüştükçe yazı şekillenir.
Doğurgandır yazı, yazmaya başladığınızda yazmadan önce aklınızda olmayan düşünceler akmaya başlar bir yerlerden. Bir anı, bir fıkra, bir şarkı, bir anektod, bir film, bir sahne, bir cümle, bir şiir, bir dize…
Sanki baraj kapakları açılmış da sular çağlamaya başlamıştır.
Yazdıkça yazasınız gelir haliyle.
Bir melodi gibi, bir senfoni gibi nota nota iner her harf yer yüzüne…

Tabii ki bir yerde de yazıyı nihayetlendirmek gerekir. De, ne zaman?
Cevabı basit: “Yazı size bittiğini söyler.”
O bitti demeden hep bir eksiktir, tamamlanmalıdır ya da bir şeyler fazladır, atılmalıdır.
Nakış işler gibi, kilim dokur gibi, klavye tıkırtıları ile yapılır son düzenlemeler.
“Şuraya bir virgül, şuraya bir bağlaç, A’nın üzerindeki şapkayı ^ unutma, o cümle orada sakil kalmış sanki, melodi demiştim ya, şurada da lâzım sözcüğünün eş anlamlısını kullan.”

Konuşmak
Konuşmak ise zaman ile kısıtlanmıştır.
Hedeflediğin dakika içerisinde hedeflediğin her şeyi söylemen gerekir.
Konuşmaya başlarsın, bir anda zihnin bir yerlere uçar gider, yakalayamazsın.
Demeyeceklerini deyip, diyeceklerini demeden biter zaman. Kısacası, Kâbe’ye gidip yüz sürmeden dönmüş olursun.
Söyleyeceklerini önceden kaleme alıp okumaya kalkışsan, olmaz. Yazılanı okuyucu okur zaten. Sana gerek yoktur.
Beden dilin, ses rengin, mimiklerin, duraklamaların, heyecanın, neşen, üzüntün, hepsi ekrandan taşıp izleyene ulaşır.
Sen bunları hissedip yaşamazsan, sanma ki sözcükler kendi kendine yerine ulaşır. Onları kanatlandıran ve uçuran sensin. Çünkü o ânı yaşayan sensin…

Hem, ses okuması ile göz okuması farklıdır.
Ses okuması yapacağınız bir metni başka bir formda yazarsınız, göz okuması yapılacak olanı başka bir formda. Göz okuması için yazılmış bir metni seslendirmeye çalışırsanız nefesiniz yetmez.
Uzun cümleler ile konuşma yapacaksanız virgülünüz çok olmalıdır. Daha doğrusu cümleleriniz kısa olmalıdır. Cümleleriniz uzun olursa dinleyen kişi lafın başında söylediklerinizi unutacağından sizi dinlerken dağılır gider.
Yok, yazınız okunmak için yazılmışsa, tavuklara yem atar gibi virgülleri her yere serpiştiremezsiniz. O da okuyan kişinin okuma seyrini keser.

Hem Okudum Hem de Yazdım
O yüzden konuşma yapmadan önce bir kaç ara başlık belirleyip onları gözünüzün göreceği bir yerde konumlandırmak ve sonra da o başlıklar üzerine yoğunlaşmak en hayırlısı.
Yola, sizi yönlendirecek kadar öz, sizi özgür bırakacak kadar az metin ile çıkarsanız sohbetiniz tadından yenmez.
Kameranın arkasında yine sadece siz olacağınız ve sözünüzü de kimse kesmeyeceği için yine rahatsınız.

Arkadaş sohbetlerinde hep siz hep siz konuşamayacağınız ve üstelik dinlemenin insanı ne kadar zenginleştirdiğini bildiğiniz için kendinizi yazınıza ve kameranıza saklarsın.
Konuşacaklarınızı yazarsanız bir şey olmaz ama yazacaklarınızı bir yerlerde konuşursanız yazınızın masumiyeti bozulur, sihri kaçar.
Biriktirdiklerinizi ilk yazınıza dökmelisiniz, ilk ona söylemelisiniz, ilk onunla dertleşmelisiniz.
Yoksa yazı size küser…

Suya yazı yazmak gibidir konuşmak.
Yazmaktır yine de kaybolacağını bile bile.
Söz uçar yazı kalır demiş büyüklerimiz.
Ki insanlığın tarihini bile yazının bulunuşu ile başlatıyoruz.
O gün bugün biz insanlar hep yazıp duruyoruz.
Konuştuklarımız kainat boşluğunda sonsuz bir yolculukta, yazdıklarımız ise yanınızda, yanı başınızda…

28 Temmuz 2020 / C.E.Y.

cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir