İyi İnsanlar Geliyor, Çekilin

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin etkinliklerinde olmayı ve yaptıkları çalışmalar ile T.C. tarihindeki bir dönemi daha iyi anlamama vesile olmalarını seviyorum.
Köy Enstitülerinde eğitim görmüş öğretmenler o günleri anlatırken, adeta aynı günleri tekrar yaşıyormuşcasına heyecana ve coşkuya kapılıyorlar ya, ben de onlarla o günleri yaşıyorum.
Köy Enstitüleri’nin ülkenin gelişimine katkısını, sonrasında bu enstitülerin bir çabuk kapatılarak tüm sistemin nasıl dağıtıldığını, ülkenin gidişatının nasıl farklı bir rotaya oturtulmaya çalışıldığını ve başarıldığını dinliyorum. O günleri dinledikçe bugünleri çok daha iyi anlıyorum.

YKKD Bursa Şubesi’nin 19 Şubat tarihinde, Bursa Uludağ Üniversitesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı ile birlikte düzenledikleri etkinliğin konu başlığı “Köy Enstitülerinde Sanat Eğitimi” idi. Etkinlik tam da sanatın merkezinde, Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Konferans Salonu’nda gerçekleşti.

YKKED Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Jülide Akköprü ve BUÜ Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Başkanı Hatice Onuray Eğilmez’in hoşgeldiniz konuşmalarının ardından, “Köy Enstitülerinde Sanat” konulu söyleşinin bitiminde mini bir konser verecek olan YKKED Bursa Şubesi Mandolin Topluluğu, söyleşiyi sahneden dinleyeceklerini söyleyerek sahnedeki yerlerini aldılar.
“Köy Enstitülerinde Sanat Eğitimi” konulu söyleşinin konukları YKKED Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mustafa Yıldırım ve Arifiye Köy Enstitüsü çıkışlı Zeki Çubuk idi. YKKED Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Jülide Akköprü’nün Köy Enstitüleri tarihi ve YKKED’in kuruluş amacını anlattığı konuşması salonda bulunan genç öğrenciler tarafından ilgiyle dinlendi.

Mustafa Yıldırım ve Zeki Çubuk kendi anılarını ve o zamanların anlayışını anlattılar. Anadolu’nun ücra bir köyünden çıkışlarını, hayata hazırlanışlarını, sanatla, mandolin ve kemanla tanışmalarını, bu tanışıklığın üzerinden yıllar geçmesine rağmen enstrümanlarına aynı duygularla sarılışlarını dinledik kısaca.

Söyleşinin ardından Mustafa Yıldırım ve Zeki Çubuk, YKKED Mandolin Topluluğu’ndaki yerlerine döndüler ve Dilek Sevütekin Görgülü şefliğinde keyifli mi keyifli bir dinleti sergilediler. Müzik Eğitim Fakültesi’nde olduklarından olsa gerek çok heyecanlı, çok dikkatli ve çok özenliydiler. 
Pek çoğunun mandolini en az 40 yıllıktı.

Öğretmen Marşı, Ziraat Marşı, İzmir Marşı, Orda Bir Köy Var Uzakta derken tam 10 eser seslendirdiler.
Dinletide Serpil Ilgaz Uğur Çanakkale Türküsü ile, Sezan Özek Kaya da Santa Lucia ile birer solo yaptılar. Mandolin grubundan bir çift, çaldıkları bir parça esnasında gruptan ayrılarak vals yapmaya başladılar.

Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Konferans Salonu ilk kez böylesi bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor olmalıydı. Salon, Köy Enstitülüler ile üniversite öğretmenleri ve birkaç yıl içinde öğretmen olacak öğrencilerle doluydu. İhtimal ki bugün bu salonda bulunan öğrenciler ‘Köy Enstitüleri’ne aşinaydı ve daha çok öğrenmek, daha iyi anlamak için katılmışlardı bu etkinliğe.
Bugün, bu salonda nesillerarası iletişim sanatla ve sohbetle kuruluyordu.

Jülide Akköprü de amaçlarının geçmişi masalsı dizgilerle anlatarak, yüzlerde tebessüm yaratmak değil, her yıl düzenledikleri çalıştaylarla sürekli gelişen dünyayı anlamak ve uyum sağlamak olduğunu söylüyordu. Çalıştayı yapmakla bırakmıyor, çalıştaydan çıkan sonuçları kitaplaştırıyor ve paylaşıyorlardı.
O kitapları okumak, anlamak ve bugün ile uyumlandırmak lâzımdı.
****
Buraya kadar iki gözüm ile gördüklerimi anlattım.
Bir de üçüncü gözüm ile gördüklerim var.

MUTLUYDULAR, ÇÜNKÜ
Yolu köy enstitülerinden geçen, ülkenin aydınlanma sürecine dahil ve şahit olan, kadın erkek el ele bir yenilenmeyi yaşayan, köy enstitüleri sayesinde ırgatlığı bilim ile birleştirerek daha ileriye taşıyan, kendi yolunu, okulunu, çeşmesini yapabilen, kendi yiyeceği ürünü yetiştirebilen, öğrendiklerini çevrelerindekilere öğretip onları da bilinçlendiren, köylerinde kalsalar körleme bir ırgatlıktan öteye gidemeyeceklerinin bilincinde olan mutlu insanlardı hepsi. 
Eskiyi özlüyorlardı.
Eski günlerle birlikte gençliklerini özlüyorlardı.
İzleyiciler arasında Köy Enstitüsü mezunları vardı ve onlar da aynı heyecanı yaşıyorlardı.
Onların heyecanını izleyen öğrenciler bambaşka bir dünyayı canlı canlı keşfediyorlardı.
Medenî, hevesli, idealleri olan, yüzünü Batı’ya dönmüş bir Türkiye’nin “insan gibi insan” olmayı ve “insanca” yaşamayı öğrenmiş insanlarıydı onlar.
Mandolin çalarken de, mandolin eşliğinde vals yaparken de mutlu ve onurluydular.
Gözlerinde o günler canlanmış, geri gelmiş, sanki tekrar yaşanıyordu.
Kızlı erkekli yaşamaya, hayatı birlikte sırtlanmaya, üzüntüde de sevinçte de birbirlerine yaslanmaya, birbirlerinden güç almaya alışıktılar.
Hayatlarını öyle kurmuş, öyle yaşamışlardı.

MUTSUZLAR, ÇÜNKÜ
Bugün artık memlekette ne köy ne de köy enstitüsü kalmışken bir avuç insan aynı heyecan ile o günleri anmaya ve yaşatmaya gayret ediyor.
Yüzlerinin bir yarısı geçmiş günlerin aydınlığı ile ışıldarken, bir diğer yarısı bugünlerin karanlığı ile gölgelenmiş.
Analarının babalarının kadın-erkek demeden çıktıkları yol, “kızlı-erkekli” yaşamanın büyük ahlâksızlık sayıldığı bir uçuruma varmış.
Köylerinde kalsalar okuma yazma dahi öğrenemeyecek o çocuklar, İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel sayesinde birer kandil olmuş, önce kendilerini aydınlatmış, sonra da çevrelerine ışık saçmaya başlamış. 
Lakin lambanın düğmesi bir anda ÇIT diye kapatılıp da tüm lambalar söndürülünce ve bu gelişimin önü kesilince, ülke gün be gün karanlığa yuvarlanmış.
Karanlığın içine doğanlar karanlığa doğuştan alışıktırlar, ancak güneşin ışığı ile aydınlanmış nesiller bu karanlığın ziyadesiyle farkındalar.

EĞİTİM EĞİTİM EĞİTİM
İkinci Dünya Savaşı esnasında Avrupa’dan kaçan Yahudi asıllı bilim insanlarını Türkiye’de yaşama imkânı sağlayıp, üniversitelerde öğretmenlik yapmalarını isteyen Mustafa Kemâl Atatürk, böylece eğitim sistemini de güncellemişti.
Ülke, ihtiyacı olan yetişmiş insanı yine kendi içinde çıkartmaya çalışıyordu.
Devlet, yurt dışına öğrenci gönderip eğitim aldırıyor, eğitim gören kişi yurduna dönüp memleketine hizmet ediyordu.
Bugünkü gibi beyin göçü yaşanmıyordu kısacası.
Kimse ülkesinden kaçmak istemiyordu.
Yetişen her birey onlarca, yüzlerce, binlerce insan yetiştiriyordu.
Lakin herkes üniversite eğitimi alamazdı. Kırsal kesimde yaşayan yoksul ve cahil halkın kalkındırılması ve bilinçlendirilmesi gerekiyordu.
Hem okulda öğrencilerine öğretmenlik yaptılar, hem de öğrencilerin ailelerine, yani topluma.

KÖY ENSTİTÜLERİ
1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi ve üretim yapıldı. Aynı dönemde 750.000 yeni fidan dikildi. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapıldı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirildi.
Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel’in 1946’da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etti. Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürüldü. Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954’te kapatıldı. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek, toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdi. (Wikipedia)

NEDEN KAPATILDILAR?
Madem bu kadar yarayışlıydı bu köy enstitüleri de neden kapatıldı derseniz, onun cevabı da sorunun içinde. Daha detaylı anlatım isterseniz, o da “Umudun Senfonisi Hiç Bitmez” başlıklı yazımın içinde.
Pınar Ayhan, müzikal belgesel Orada Duruverseydi Zaman‘da anlatır Köy Enstitülerinin kısa ama bugünlere uzanan uzun öyküsünü.
Yücel’in Çiçekleri belgesel filminde de anlatılır tüm o zamanlar.

Üretim ve Entelektüel Yeti
Bugünkü sohbeti dinleyen gençler, Köy Enstitülülerin kendi okullarını inşa ettiklerini, kendi sebzelerini yetiştirdiklerini, kendi hayvanlarını beslediklerini, kendi sütlerini sağdıklarını; bir yandan da keman, mandolin, bağlama ve akordeon eğitimi aldıklarını, okuma saatlerini, halk oyunları ve tiyatro çalışmalarını duyduklarında, enstitülerde üretim ile entelektüel yetileri geliştirmenin hedeflendiğini anlamışlardır elbette.

Ensen neden kalın?
Karamsar bir tablo çizeceğim şimdi biraz. Üretim durduğu anda açlık, sonrasında yağma ve sonrasındaysa vahşet kaçınılmaz olacak. O yüzden, kendi başına yetebilmeyi öğrenmek ve öğretmek lazım.
Dünya boşuna tahıl ambarı kurmuyor, çocuklarını bir yandan bilim, teknoloji ve sanat ile donatırken, bir yandan da doğada hayatta kalma becerilerini geliştirecek şekilde boşuna yetiştirmiyor. 
Bir bildikleri var elbet.
İnsanları Hayatta Kalma Enstitüleri‘nde bilimi kullanarak doğayı anlamaya, sanatı ve felsefeyi kullanarak duyarlı ve iyi insan olmaya, beceriler geliştirerek doğada hayatta kalmaya ve topluluk halinde paylaşımcı yaşamaya hazırlamak lazım demek ki.
****
Söz buraya gelince, hayatta kalma ile ilgili bir okul var mı acaba diye araştırdım ve karşıma 2003 yılında kurulmuş olan Türkiye’nin ilk sivil Hayatta Kalma Okulu çıktı.
Lakin bu okul bir çeşit “Survivor” çıktı…

24 Şubat 2020 / C.E.Y.

cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir