Hatırlatma

“Şahsınıza kötülük edenleri affediniz. Vatan ve Milletinize kötülük edenleri asla…”
Hz. Ali (k.v.)
Bir devleti yıkmak isteyen şer güçler, o devlete üç koldan saldırırlar :
1-O devleti meydana getiren milleti ve halkı bir biriyle çatışır duruma getirerek.
2-Vatandaşı fakruzaruret içerisine düşürerek.
3-Yöneticilerin kötü yönetmesini sağlayarak.
Mustafa Kemal, Nutkun başlangıcında bu durumu şöyle izah ediyor :
Samsun’a çıktığım gün umumi durum ve manzara:
1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Umumi durum ve manzara; Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir “Ateşkes Anlaşması” imzalamış. Büyük Harp’in uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettin, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki Hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı.
Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta..
İhtilaf devletleri, Ateşkes Anlaşması’nın hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş ve Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay, memur ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da itilaf devletlerinin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.
Bundan başka, memleketin her tarafında, Hristiyan azınlıklar gizli, açık, milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı.
Sonradan elde edilen kesin bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesinde teşekkül eden Mavri Mira Cemiyeti, vilayetler dahilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaçı, Resmi Muhacirin Komisyonu(Göçmen İşleri Komisyonu), Mavri Mira Cemiyetinin faaliyetlerini kolaylaştırmakla vazifeli. Mavri Mira Cemiyeti tarafından idare olunan Rum okullarının izci teşkilatları, yirmi yaşından büyük gençler de dahil olmak üzere her yerde kuruluyor.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Cemiyetiyle birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.
Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşkilat kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Cemiyeti rahatça ve başarıyla çalışıyor.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti:
İstanbul’da çeşitli maksatlarla gizli ve açık olarak birtakım parti veya cemiyet adı altında teşekküller vardı.
İstanbul’da önemli sayılabilecek teşebbüslerden biri, İngiliz Muhipleri Cemiyeti(İngiliz Dostları Cemiyeti) idi. Bu isimden, İngilizlere dostluk besleyenlerin kurduğu bir cemiyet anlaşılmasın. Bence; bu cemiyeti kuranlar, menfaatlerinin korunması çaresini Lloyd George Hükümeti vasıtasıyla İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların, İngiltere Devleti’nin Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumak ve himaye etmek arzusunda olup olamayacağını bir defa olsun hatırlarına getirip getirmediklerini düşünmek lazımdır.
Bu cemiyete girenlerin başında, Osmanlı Padişahı ve Halife-i Rûy-i Zemin(Yeryüzünün Halifesi) ünvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı(İçişleri Bakanı) olan Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Cemiyette, İngiliz milletine mensup bazı macera heveslileri de vardı. Mesela Rahip Frew gibi. Kayıtlardan ve faaliyetlerden anlaşıldığına göre cemiyetin başkanı Rahip Frew idi.
Bu cemiyetin iki yönü ve mahiyeti vardı. Biri açık yönü ve medeni teşebbüslerde İngiliz himayesini isteme ve sağlama gayesini güden mahiyetiydi. Diğeri gizli yönüydü; asıl faaliyet bu yöndeydi. Memleket içinde teşkilat kurarak isyan ve ihtilal çıkarmak, milli şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, cemiyetin bu gizli kolu tarafından idare edilmekteydi. Sait Molla’nın, cemiyetin açık teşebbüslerinden olduğu gibi, gizli faaliyetlerinde de ondan daha ziyade rol sahibi olduğu görülmektedir.
Amerikan Mandasını İsteyenler :
İstanbul’da bir kısım erkek ve kadınlar da, hakiki kurtuluşun Amerikan mandasını istemek ve sağlamak olduğu kanaatindeydiler. Bu kanaatte bulunanlar fikirlerinde çok ısrar ettiler, en doğru yolun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu ispata çok çalıştılar.
Benim kararım :
Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassızdı. Hakikat şu ki, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi manası kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.
Neyin ve kimin korunması için, kimden ne yardım sağlanmak isteniyordu?
O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?
Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!…
İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Ya İstiklal Ya Ölüm :
Bu kararın dayandığı en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu:
Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.
Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten, bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Halbuki Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti, çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!…
Öyleyse ya istiklal ya ölüm!
İşte hakiki kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!
Peki efendim. Diğer kararlara boyun eğme halinde netice bunun aynı değil miydi?
Şu farkla ki, istiklali için ölümü göze alan millet; insanlık, haysiyet ve şerefin icabı olan bütün fedakarlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz esirlik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran dost ve düşman gözündeki mevkii farklı olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir