Yolculuk nereye?

“34 günde 44 şehit”
Her gün birer-ikişer giderken günlük curcuna içinde bu kadar fark edilmiyorlardı belki.
Durumun vahameti rakama vurulduğunda, karanlıkta aniden açılan yüksek voltajlı bir lambanın göze yaptığı etkiyi yapıverdi. Herkesin gözü faltaşı gibi açılıverdi.
34 gün ve 44 delikanlı…
44 anne-baba. 44 kardeş, belki 54, belki 60.
Dayılar-amcalar, teyzeler-halalar, yeğenler-kuzenler, eşler-çocuklar. Ve bizler…
Bu ateşle yananların sayısı o basit 44 sayısının çok çok üzerinde.
Ki “1″  kişi dahi olsa yangın aynı yangındır…
Bu gidişat karşısında Barış Manço’nun Abbas Yolcu şarkısındaki gibi sormadan edemiyorum: “Yolculuk Nereye?”
Yıllardır üç sizden beş bizden diye diye, sonu gelmeyen ve savaş olup olmadığından da kimsenin haberinin olmadığı bir gariplik içinde yaşayıp gidiyoruz. Düzenli bir ordunun üç-beş aylık askerleriyle, hayatını dağlarda geçirmiş ve her türlü donanıma sahip bir topluluk çatışıyor. Hâttâ çatışmaya dahi girmeye gerek duymadan pusulara düşürülüp imha ediyor.
Evlerinin rahat ortamından çıkıp dağların çetin şartlarının içine giren, ayaklarında postal, sırtlarında kilolarca yükle kilometrelerce yürüyen acemi çaylaklarla, ömürlerini kayalıklarda koşturarak geçirenlerin orantısız güç savaşı bu.
Bir taraf toprak edinmeye çalışırken diğer taraf toprağını korumaya çalışıyor.
Bir taraf sürekli taarruzda, diğer taraf sürekli müdafaada…
Oysa ki en iyi müdafaa taarruz değil miydi?
Madem ki savaş halindeyiz, yapalım o zaman savaşımızı. Bu yolla baş edemiyorsak başka bir yol bulalım. Aynı tuzaklara düşmeyelim, aynı hataları yapmayalım. Onlarca genç cana böyle umursamazca kıymayalım, kıydırmayalım.
Artık iyice anlaşılıyor ki yeni bir dünya düzeni kurulmakta. Sınırlar yeniden çizilmekte. Bazılarına vaat edilen topraklar, bazılarının kovulduğu topraklar, bazılarının da bu karmaşayı kullanarak nimetlerinden faydalandığı topraklar.
Kimilerinin halkı açlık ve sefaletten, kimileri de kendi içlerinde savaşırken kendi kendilerini yok ediyorlar. Bu kırım ve imhalar sonucunda zayıf düşüp yardıma muhtaç hale gelindiğindeyse, yani zemin hazır olduğunda, yardım etme adı altında kontrol ele geçiriliveriyor. Ondan sonra da başlıyor kaynak aktarımı.

Biz de burada hâlâ incir çekirdeğini doldurmayan mevzularla oyalanıyoruz.

Yok efendim şort giymişsin de, bacaklarını uzatmışsın da, bacağın görünmüş de, vay nasıl görünürmüş de…
Yok efendim sen benden nasıl boşanırmışsın da, nasıl bir başkasına bakarmışsın da, vay sen beni nasıl istemezmişsin de…
Yok efendim saçının tek teli göründü de, beş teli göründü de…

Yok efendim sınavlarda yanlışlık yapmışız da, ders almışmışız da, bir daha yapmayacakmışız da…

Biz bunlarla birbirimizin canını yaka duralım, öte yandan vatan toprakları parsel parsel satılmakta.
Biz çocuklarımızı vatan toprağını korumaya diye yollayalım da, korudukları o topraklar hangi topraklar?
Sakın bizim sandığımız o topraklarda işgalci konumuna düşmüş olmayalım.

Olacağına bak sen…

Herkes bilmeli ki; vatan elden gittiğinde şortlu ya da şortsuz bacaklarımızı uzatabileceğimiz bir otobüsümüz olmayacak.
Kadınlarımızın-kızlarımızın namusu sizden-bizden sorulmayacak.
Alnımızı secdeye koymak için bir karış toprak kalmayacak.
Ne sınava hacet kalacak, ne de o sınavları yapan kurumun başkanına…

İşleri bitip de hedeflerine vardıkları zaman öncelikle yapacakları, kullandıkları piyonları ortadan kaldırmak olacak.

Kendini martı zannederek hemcinslerini aşağılayan karganın öyküsünü bilirsiniz belki.
Kendini martı zannetmesine rağmen martı olmadığından martıların istemediği, kendilerini aşağıladığı için de kargaların istemediği ve dolayısıyla ortada kalan karga…
İnsan ait olduğu yeri inkâr edip de kendi halkına sırtını dönerse, bu yolculuğun sonunda ortada kalan kargadan pek farkı kalmayacaktır…
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir