Taammüden

Planlı programlı öldürmenin adı “taammüden cinayet”tir ve cezası da diğer cinayetlere göre daha fazladır değil mi?
Tahrik’e kapılmayan, savunma amaçlı olmayan, cinnet haline girmeyen, yavaş yavaş, tasarlayarak, planlayarak, adım adım hedefe yürümek ve sonuca ulaşmak.
Bu kolay kolay herkesin yapabileceği bir şey değil.
Bunun altında ya büyük bir kin ya da delice bir akıl yatıyor olmalı.
Hatay’ın Dörtyol İlçesi’nde aile meclisi kararıyla 19 Temmuz gecesi baba evinde diz çöktürülüp, göğsüne ve karnına tabancayla ateş edilerek öldürülen 21 yaşındaki Ceylan Soysal’ın töre cinayetine kurban gitmesini okuduk gazetelerde.
Adana otogarındaki güvenlik kamerası kayıtlarında amcası tarafından bekleme salonundan alınışını ve ölüme götürülüşünü izledik.
Demek ki aile meclisi oturmuş ve kararını vermiş. Kızları hakkında ölüm emri çıkarmış. Aile meclisindeki amcalar, ağabeyler, babalar bu kararı vermeye, o canı almaya kendilerini muktedir görmüşler. Hak saymışlar.
Cinayetin adına da “töre” demişler.
Yani kısacası kızlarını “taammüden” öldürmüşler.
Bizde her gün üçer-beşer yaşanan bu planlı cinayetlerin kat be kat fazlasına bir günde şahit oldu bütün dünya. Norveç gibi sakinlik timsali bir memlekette bir kerede 88 çocuk öldürüldü. Oslo’daki patlamada ölenlerle birlikte de sayı 93’ü buldu.
Genelde terör saldırılarının Ortadoğu kaynaklı olduğuna inanan sakin Norveç halkı eminim ki kendi içlerinden birinin böyle bir katliama imza atışına epey şaşırmıştır.
Haberin ayrıntılarını izlerken sanki bir korku filminin içindeymişsiniz gibi gelmedi mi size de? Ekranlara gelenler “13. Cuma” gibi bir filmden görüntüler sanki. Her yer ceset dolu. Güvenlik güçleri denizden ceset topluyorlar. Gencecik cansız bedenler kayalıklarda serilmiş yatıyorlar.
Kurtulanların ya ölü taklidi yapanlar ya da bir yere saklanabilenler olduğunu okuyoruz.
O adadan canlı kurtulanların ömürleri boyunca bu korkuyu yaşayacaklarını ve ruh sağlıklarını kaybedeceklerini şimdiden görebiliyoruz.
Aynı şekilde ablasının öldürülüşünü gören 14 yaşındaki kız kardeşin parçalanan hayatı. Annesinin ebediyete kadar sürecek acısı…
Artık onlar da asla eskisi gibi olmayacaklar. Üstelik öldürme emrini verenlerle aynı evde yaşayıp, aynı havayı soluyacaklar. Elleri mahkûm Ceylan’ın katillerine hizmet edecekler. Bu da geride kalanların yaşadığı en ağır işkence değil mi?
Bir belgesel kanalında “Öldürmeye Programlananlar” yapımı var. İzlemişsinizdir. Hayvanlar aleminin kendi içindeki dengesini nasıl sağladığını, besin zincirinin en üstten en alta doğru nasıl sıralandığını, hepsinin hayatta kalabilmek için savunma ve öldürme taktiklerini nasıl geliştirdiklerini anlatır.
İşte ben bazı insanların da bu şekilde öldürmeye programlandıklarını düşünüyorum. Onların beyinlerindeki “öldür” komutunu veren merkez oldukça fazla gelişmiş sanki. Ne bir tereddüt, ne bir acıma, ne de bir pişmanlık. Sadece emre itaat!
Öldürme eylemi gerçekleştikten sonra da görevini yerine getirmiş olmanın gururu.
Öldürmek yeni bir şey değilse de günlük hayat içerisinde bu kadar kolaylaşması ve bu kadar fazlalaşması yeni bir şey.
Planlayarak ya da planlamayarak, işkenceyle ya da işkencesiz, durup durup öldürüyorlar. Ara vermeksizin her gün basında birçok cinayet haberi yer alıyor. Ölüm haberlerinin çeşitliliği ve fazlalığı oldukça ürkütücü…
Herkes silahla mı dolaşıyor artık bu memlekette yoksa?
Maça bile döner bıçağıyla gidildiğini düşünürsek, ihtimal ki öyle.
Aslında bırakalım silahlanma yasağını bir kenara da; verelim herkesin eline birer pala, hançer, ok, yay, mızrak, kesici-delici her ne varsa… Korkunç görünümlü gürzleri de unutmayalım tabi. Bir vuruşta karşısındakinin beynini darmadağın etsin.
Ya da herkes tabanca, tüfek, lâv silahı, makineli tüfek, havan topu gibi bilumum ateşli silah taşısın üzerinde. Mermileri de çapraz assın boynuna. Kemerinden el bombaları sallansın dizi dizi. Gece görüşlü termal gözlükleri de olsun.
Kim kimi nerede kıstırırsa yok ediversin. Sanki bir sürek avındaymışcasına herkes birbirinin avı ve avcısı olsun.
Bu öldürme oyunun sonu nereye varırdı dersiniz?
“Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” e mi?
Yoksa son 1 kişiye mi?
Peki; o son 1 kişi siz olmak ister miydiniz?
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir