Karacabey Meltem Gazetesi
 » 
Oğlunuz öldürüldü, elektriğinizi açalım
a aa
31 Ekim 2011 0:00
Bülent Aslanhan
Bülent Aslanhan Oğlunuz öldürüldü, elektriğinizi açalım

Hakkari’nin Yüksekova ve Çukurca ilçelerinde askeri birlikleri hedef alan ve 24 askerin hayatını kaybettiği PKK saldırısından hemen sonra bir çok haber yer aldı basında. Haberler “intikam çığlıklarına” bulanmıştı.
Benim ayrıntıdaki bir haber önce Milliyet gazetesinde dikkatimi çekti, sonraki günlerde Birgün manşete taşıdı.
Hakkari’de 8 ayrı noktada yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren askerlerimizden biri de Piyade Çavuş Birol Elmas’tı.
Terhisine 120 gün kalmış olan Elmas’ın Adapazarı’ndaki evinde annesi Mübyen Elmas, biri engelli 3 çocuğuyla birlikte yaşıyor.
Evin elektriği, borç nedeniyle kesik.
Birol Elmas’ın ölüm haberi üzerine eve gelen bir ekip, hemen evin elektriğini açıyor.
            Elmas ailesine aylardır en temel ihtiyacı olan elektrik verilmiyor; aile zaten yardımlarla geçinmeye çalışırken üzerine 200 TL olan borç katlanarak 2 bin liraya çıkıyor.
Ta ki Birol Elmas yaşanan çatışmada yaşamını yitirene kadar.
Hakkari’de yaşanan çatışmada yaşamını yitiren askerlerin adları birer birer açıklanmaya başladığında Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş ilk iş olarak Elmas ailesinin evine koşuyor.
Elbette açısını paylaşmak için değil; belli ki ince hesaplar yapmış SEDAŞ; belli ki medyanın ve siyasetçilerin aileyi ziyaret edeceğini düşünmüş.
Koşar adım gidip elektriğini açtığı yetmiyormuş gibi koşar adım tüm medyaya servis etmiş bu durumu.
Bununla övüneceğini düşünmüş belli ki.
Karakamış Mahalle Muhtarı Adil Kaplan ailenin zor durumda olduğunu çavuş Birol Elmas’ın babasını yıllar önce kaybettiğini, annesi Mübyen Elmas’ın biri özürlü olan, biri kız 2’si erkek 3 çocuğuyla yaşadığını ve yardımla geçindiklerini anlatıyor.
Geriye bir soru kalıyor: Elektriği hak etmek için ölmek mi gerekir?
Aslında biliyoruz, 30 yıldır sürmekte olan çatışmalar da yoksul halk çocukları ölüyor.
Ölen Türk de yoksul, ölen Kürt de  yoksul.
Yoksullar savaşıyor.
Şüphesiz derdim çatışmaların ortasında “sınıf analizleri” yapmak değil. Ortalık “intikam çığlıkları” hamasetinden geçilmezken ben de “yoksullar birleşin,savaşı durdurun” türünden bir baika hamaset yapacak değilim.
Zaten çok mümkün de görülmüyor.
Ölümün olduğu yerde ‘söz’ söylemek kolay değil.
Söyleseniz bile karşılık bulması çok zor.
En güçlü ifadeler bile önümüzde duran gencecik cansız bedenin anlamı kadar etkili olmaz, olamaz.
Silahlar, bombalar,toplar-tüfekler soğuk ve acımasız.
Kurşunlar bildiğimiz gerçekleri, sözleri,temennileri, beklentileri,istekleri, umutları delip geçiyor, geriye boş bir kovan gibi yuvarlanan zavallı ‘söz’ler kalıyor.
Bu ortamda intikam duygularını tahrik etmek, yarayı derinleştirmek, düşmanlıkları hep diri tutmak kolay.
Zor olan acıları dindirmek, daha da derinleşmesini engellemek, kalıcı olmasını önlemek ve unutulmasını sağlamak.
Bugün içinde bulunduğumuz acılara, matemlere, öfkelere karışmış durum karşısında umuda dair, barışa dair bir şeyler söylemek çok zor. “Rüzgara karşı işemek “ gibi bir şey.
Keyif veren acayip siyasal tezler önerebiliriz.
            Kabadayı bir dille kafa tutabiliriz. Militarizmin o şehvetli ve acımasız havasından faydalanarak, intikam iç güdüleri ile konuşabiliriz.
Bunların hepsi mümkün ve kolay.
Zor olan, ‘başımıza gelen bu korkunç durumdan nasıl çıkarız’, sorusuna ağırbaşlı cevaplar verebilmek.
Söylenecek bir şey de kalmadı ki artık.
Aklın kabul edeceği, akılın çözümün yolu olarak görebileceği şeyler değil bu saldırılar, öldürmeler.
“Olmaz olsun” da denildi, “Lanet olsun” da. 30 yıldır hemen her Başbakan “bıçak kemiğe dayandı” da dedi, “köklerini kazıyacağız” da.
Çok “intikam” sözü edildi bugüne kadar…
İntikam dendikçe daha fazla kana bulandı memleket.
İntikam yeni intikamların yolunu açtı yalnızca.
Barış içinde bir arada yaşamaya tutkun olup da elinde sözden başka bir silahı olmayanların sözleride çınladı ortalıklar da.
Ama ne yazık ki gittikçe çaresizliğin hakim kılındığı bir sürece itildiği günler gelip buldu bizi.
Şiddet bu kadar yüksek sesle konuşurken, barış ve bir arada yaşama seslerinin duyulmasını boşuna bekleriz bu günlerde..
Toplumsal olaylarda, içine girdiğiniz şiddet sarmalının dibini bulabilirmiyiz bilmiyorum.
Sahi “dip” neresi?
En başa döndük sanırım.
24 ocağa daha ateş düşmüş.
Öldürülen PKK’lı sayısını bilmiyoruz.
İhtimal, bir o kadar da Kürt anasının yüreği yandı.
Vaktiyle başlatılan müzakereler, görüşmeler, barışa giden yol dinamitlenmeseydi belki de bunlar yaşanmayacaktı.
Bundan sonra yaşanmaması için yapılabilecek bir şeyler vardır elbet.
Yoksa bile olmalıdır.
Şimdilerde adım atılmazsa her geçen gün, karşılıklı şiddet sarmalından geriye dönüş çok daha zor olacak.
90’ların başına döndük. Belli ki 90’lardan öğrenmediğimizle kalmadık yalnızca, sorunun tüm taraflarının 90’ları tekrar etmeye başladığı bir sürece de girdik.
Bu yol yalnızca daha çok acıya ve ölüme çıkıyor oysa.
Devletin en tepesinin, soğukkanlılığın ve sağduyunun asla kaybedilmemesi gerekeceği yerde, kullanılan dilde bile “intikam” anlayışının hakim olduğunu görüyoruz.
Cumhurbaşkanı Gül’ün, “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır… Bunlara yataklık edenler de derslerini çıkartmalı ve neticelerine katlanmaları gerekir” şeklindeki sözleri bunun açık işareti.
Yeniden sınır ötesi operasyonlar, yeniden daha fazla çatışma ve ölümler dönemi başladı.
PKK saldırıları da bu yolu zorluyor.
Böyle bir siyasi cesareti gösterebilir mi, bilmiyorum ama bu konuda öncelikle adım atacak kişi Başbakan Erdoğan’dır.
Her ne kadar sözünü ettiğimiz politikaların bugünkü uygulayıcısı olsa da Başbakan Erdoğan’ın müzakereye açık bir tutumunun olduğu biliniyor.
Saldırıların ardından yaptığı açıklamanın dozu da herşeye rağmen makuldü bence.
Kamuoyuna yaptığı “infiale kapılmayın, kontrolünüzü kaybetmeyin” çağrısı da bence sağduyulu bir tutumdu.
Açıktır ki AKP iktidarı bugün çok büyük bir oy desteğiyle hükümet etmektedir.
Dolayısıyla sorunun diyalog temelinde çözülmesi için atacağı adımlar, kendi ikbali açısından siyasi bir deprem yaratmayacaktır.
Başbakan, mutlak iktidar tutkusuyla devletin ve önceki iktidarların yıllardır sürdüregeldiği geleneksel tutumu benimsemek, kendi tabanında da yaygın bir eğilim olan milliyetçilik zemininde politika yapmak yerine sık sık sözünü ettiği cesareti “barış” için gösterirse, herşeye rağmen bu ülkede hayırla anılacak bir iş yapmış bir başbakan olacaktır.
Bu mümkündür.
Meselenin en kritik boyutu da burada zaten.
En hafif deyimle devletin halkın desteğini neredeyse bütünüyle kaybettiği bir coğrafyadır konuştuğumuz.
Bu bölgede yurttaşların hasım konumuna geldiği bir savaşın, tutuklamalarla, hamasi meydan okumalar ve tehditlerle, sınır içi-sınır ötesi operasyonlarla, hasılı bugünkü politikalarla bitirilmesi mümkün değildir zaten mümkünde olmamıştır.
Tıpkı PKK’nın şiddet eylemlerini tırmandırmasının hedeflerine ulaşmalarını bu aşamadan sonra sağlayamayacağı gibi…
Sorunun adını nasıl koyalım?
Yaşanan sorun “basit” bir sorun değil. Bu çok açık.
Adını nasıl koyarsanız,çözümede öyle ulaşabiliyorsunuz nihayetinde.
Değişik tanımlamalar niyetleri ortaya çıkarıyor aslında.
Sorunu “terör sorunu”, “güneydoğu sorunu” , “kürt sorunu” diye tanımlayabilirsiniz.
Nasıl tanımladığınız önemli değil diyemeyeceğim.
Sorunun adını nasıl koyarsanız, çözüme de öyle ulaşmaya çalışıyorsunuz çünkü.
Sorun “terör sorunu”dur derseniz, çözümünüz sadece askeri operasyonlar düzeyinde kalıyor ki yıllardır denendi ama çözülemedi.
Sorun “güneydoğu sorunu”dur derseniz, bölgeye sadece ekonomik yatırımlar planlayarak ve sadece yoksulluğu çözerek, çözüme ulaşmaya çalışabilirsiniz ki pek mümkün görünmüyor.
Mesele çok daha “derin”.
Sorun “Kürt sorunu”dur derseniz.
Tespit sahici olur ancak çözümü bu koşullarda çok zor görünür.
Hele ki bu kadar “hamaset” ve bu kadar “intikamcı” bir ortamda sorunun ismini koymakta bile zorlanabilirsiniz.
Durum çok zor yani.
Artık ya sadece silahlar konuşacak ve son kişi ölene dek vuracağız birbirimizi ya da geride kalan ve hala sağ olanları yaşatmak için yüreğimiz kanasa bile ön koşulsuz ‘barış’ diyeceğiz.
Riski göze alacağız, sesimizi yükselteceğiz.
Önce herkes kendi yanlışını yüksek sesle dile getirecek.
Zindanlarda ağır işkence görenlerin, köylerinde bok yedirilenlerin, dili çalınmışların çocukları dağlarda!
Yoksul, geleceksiz bırakılmış, kandırılmış, aşırı doz dincilik, aşırı doz milliyetçilikle kuşatılmış, eğitimden,sağlıktan yoksun, tek başına ve pusulasız bir toplumun gençleri gönülsüz /sorgusuz siperde.
Saldırgan bir intikam duygusuyla üstlerine savrulan kurşunlarla, bombalarla hayatlarını kaybediyor.
Bu tablodan anlamlı, ortak ahlaki değerler üreten, aynı yöne bakmayı beceren bir toplum, birlikte yaşamayı kutsayan insanlar yaratmak mümkün mü?
Bilmiyorum, belkide imkansız.
Ama denemek zorundayız.
Belki son kez…
Bin yıllardır süren Türk-Kürt kardeşliğinden geride ne kaldıysa hatırlamak zorundayız.
Hala kimiler kardeş olmaya devam ediyorsa, bunu büyütmek ve sürdürmek zorundayız.
İntikam?
Kötü bir sözcük…
Bugün bunu en son söylenmeliyiz.

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

EN ÇOK OKUNANLAR