Dünyanın sahibi değil, emanetçisiyiz…

Üzerinde yaşadığımız şu dünyanın canına okuyoruz yüzyıllardır…
“Benden sonra tufan!” diyerek gittikçe daha yaşanmaz bir dünyaya doğru hızla yol alıyoruz.
Ağaçları kesiyoruz, yeraltı sularını çekiyoruz, dere yataklarını değiştiriyoruz, denizleri dolduruyoruz. Dünya yüzündeki diğer canlıları yok saymakta ve hoyratlıkta sınır tanımıyoruz.
Kendimize yapay cennetler yaratma sevdasıyla gerçek cennetimizi hızla cehenneme döndürüyoruz.
Üstelik bunu da gayet iyi başarıyoruz.
Ve bunun için o kadar uğraşıyoruz ki, dünya bize direnmekten bîtap düşüyor, yalpalıyor, savruluyor.
Bir yandan toprağa geçirdiğimiz kimyasalları sindirmeye, derelere boşalttığımız atıkları süzmeye gayret ediyor; bir yandan da atmosfere karışan onca zehirli gazı arıtıp bize solunacak hava yaratabilmek için var gücüyle çalışıyor.
Ne yazık ki artık dünya bunlarla kendi doğal korunma yöntemleriyle baş edemiyor.
Bizi daha fazla taşıyamıyor…
Sonunda o’nu da organları bozulmuş bir canlıya döndürdük.
Suyumuzu süzemeyen böbrekleriyle, havamızı temizleyemeyen ciğerleriyle, kimyasalları öğütemeyen midesiyle adeta can çekişiyor.
Kalbi bu gidişata daha ne kadar dayanır bilmem…
Bu gidişle insanoğlu ya evrim geçirip şekil değiştirecek ya da toptan yok olup gidecek.
Milyarlarca yıl sonra fosillerimiz bulunup incelenecek.
Bizim dinazorlara yaptığımız gibi iskeletlerimiz orda burda sergilenecek, endamımız merakla seyredilecek.
Ah o endamlarda ne anılar, ne acılar, ne sevdalar…
Lâkin görünen sadece bir çuval kemik….
****
İnsanlarda çevre bilincinin oluşması için ne yapmalı da durumun vehametinin farkına vardırılmalı dersiniz.
Evlerden poşet poşet çıkan çöplerin çöplüklerde çöp dağları yarattığını, çöpleri ayrıştırarak toplamak gerektiğini, bunun bile okyanusta bir damla olacağını, “damlaya damlaya göl, damlacıklar sel olur” sözünü…
Yemek artıklarını diğer canlılara, kâğıt-cam-plastik atıklarını geri kazanıma, kızartma yağlarını lavaboya dökmek yerine atık yağ toplama tanklarına vermek gerektiğini. Ki 1 litre atık yağ ile 1 milyon litre içme suyu kullanılamaz hale geliyor, yüzey sularında yaşayan canlı hayatı tehlikeye giriyor, iletim sistemlerinde birikerek boru kesitlerini daraltıyor ve kanalizasyon sistemlerinde tıkanmalara sebep oluyor.
Mutfak lavabosundan arada sırada dökülen atık yağı düşünün, bir de sanayidekileri. Manzara korkunç değil mi?
Bu yüzden; lisanslı firmalarca toplanan bitkisel atık yağlar, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı teknik esaslar doğrultusunda Biyodizel, Sağlık Bakanlığı’nın izniyle sabun, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın izniyle yemlik olarak geri dönüştürülebiliyor. Geri dönüşümü yapılamayanlar çimento fabrikalarında ek yakıt olarak kullanılıyor.
Evlerde bireysel olarak yapılabileceklerden birisi de temizlik mevzusunu abartmamak üzerine olsa gerek.
Malum, temizliğin hastaları var. Onlar daha az kimyasal içerikli, daha doğal temizleme ürünlerine yönlendirilmeli, zihinlerine temizlemekten ziyade temiz tutma bilinci yerleştirilmeli. Kullanılan her kimyasalı arıtmak için daha fazla su kullanıldığını ve o suların da doğrudan denizlere gittiğini düşündürtmeli.
Ağaç keserek kendisine alan açma hastaları da az değil. Tıraşlaya tıraşlaya başta saç bırakmadılar.
Yandan biraz, önden biraz, ortadan biraz diyerek dünyayı kelleştirmeye doyamadılar. “Buradan yol geçecek, buraya bina dikilecek, buraya fabrika kurulacak.” Tamam da, insanlar nasıl nefes alacak?
Üstelik bir insan nasıl zor yetişiyorsa bir ağaç da öyle büyümekte. Bir insanın boğazına bıçak dayamaktan farkı yok testereyi ağacın boğazına dayamanın. İkisi de can.
Lakin kesene sorarsanız ‘can benim can’…
“Sonra neden değişti bu iklimler?” öyle mi?
 
Dünyada da bu sorun var, ülkemizde de.
TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin Karaca yıllardır sesini duyurabilmek için mücadele veriyor, durmaksızın çalışıyor, bıkmaksızın anlatıyor. O; Türkiye Çöl Olmasın! dedikçe daha çok ağaç kesiliyor, daha çok ormanlık alan imara açılıyor, daha büyük katliamlar yapılıyor. Nehirler kuruyor, göller küçülüyor. Haritalardaki yeşil renkler azalıp, sarı renkler çoğalıyor.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde, orman vasfını yitirmiş, kadastro marifetiyle orman alanları dışına çıkartılmış, bir daha geri kazanılamayan ve ıslah edilemeyen 2B arazileri (2B, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2. maddesi B bendi için kullanılan kısaltma) satılarak hazineye katkı sağlanmak isteniyor.
Diğer yandan TEMA Vakfı, “2/B Arazileri Satılmasın!’ isimli bir imza kampanyası başlatıyor, öte yandan muhalif sesler 2B düzenlemesinin orman arazisi işgalcilerinin oyunu almaya yönelik bir seçim hilesi olduğu öne sürüyor.
Gerçekten de bir daha geri kazanılamayacak arazilerin imara açılması için bir sözümüz yok. Lâkin henüz verimli ya da geri kazanılabilir araziler de işin içine girerse vay halimize…
****
Öyle ya da böyle doğayla birlikte doğal ortamında yaşayan her canlıyı da yok ediyoruz. Onları daha dar alanlara sıkıştırarak var olma haklarını ellerinden alıyoruz. Balkonumuzdaki ışığa pervane olan böceği de, duvarda gezinen örümceği de haneye tecavüz suçundan ölüme mahkûm ediyoruz.
Kimin kimin hanesine tecavüz ettiğini görmezden geliyoruz.
İnsanın elini sürmediği dünyadaysa hayat denge içinde sürüp gitmekte.
Avlar ve avcılar. Etoburlar, otoburlar. Besin piramidinin altındakiler, üstündekiler.
Onca beslenmeye ve dışkılamaya rağmen ormanda kanalizasyon sistemi yok mesela.
Bütün dışkı doğada geri dönüşüyor. Bok böceği dışkıları topak yapıp içine yumurtalarını bırakıyor. Güney Avustralya’da çoğu bok böceği, yumurtalarını bırakmak ve dışkıyı gömmek amacıyla, kümesinin altına tüneller kazıyor ve burada larvaları gelişiyor. Bu tünel açma ve dışkı gömme alışkanlığı, bok böceklerinin, meraların da en önemli böcekleri arasına girmesini sağlıyor.
Aynı düzen tüm doğada mevcut.
Temizlikçi kuşlar, çöpçü balıklar…
Onların dünyasına müdahale eden insansa acımasız, duygusuz ve kibir içinde.
Doğayla bütünleşmeyi reddetmekte, reddettiği kadar yalnız kaldığını fark etmemekte.
Evinden işine tüm hayatını sürdürürken doğaya verdiği zararı görmezden gelmekte.
Günlük hayat içinde olmazsa olmazımız olan her şeyi kullanacağız el mahkûm. Çamaşırlar makinelerde yıkanacak, telefonlar 3G’li olacak. Evler üst üste, arabalar üst üste, insanlar üst üste…
Toplu taşıma kullanmaktan tut da fabrikaların filtrelerine ve arıtma tesislerine kadar hepsi doğaya saygının birer göstergesi.
Egoysa her şeyin üzerinde.
Bireysel araç kullanmanın maliyeti çok ama vazgeçilmiyor, arıtmalarsa maliyeti çok diye çalıştırılmıyor.
Bir yandan devlete ve belediyeye ait araçların egzozlarından çevreye zehir saçılıyor. Diğer yandan devlet egzoz emisyon pulunun tarihini geçirene ceza uyguluyor.
Bu karmaşa içerisinde zehirli olan ne varsa havaya, toprağa, suya karışıyor. Oradan da dönüp dolaşıp soframıza konuyor.
****
Bir çocuk doğduğundan itibaren çevresinde her çöpünü sokağa fırlatan insanlar görürse, bunların son derece doğal davranışlar olduğunu benimser ve hiç sorgulamadan gördüklerini taklit eder.
Çevre bilinci okullarda sadece ders olarak anlatılır, anlatan öğretmenler anlattıklarının tersini yaparsa ve çocuk okuldan çıkıp da evine giderken kendisine öğretilen her şeyin tam tersini görürse kafası karışır.
Çocuk evinde bir hayvanla yaşıyorsa, anası babası hiçbir canlıya eziyet etmiyorsa, eline geçen çöpü sokağa fırlatmıyorsa, sağlıklı olanın yaşadığın dünyaya saygı göstermek olduğunu her hareketiyle vurguluyorsa, doğal yoldan öğreniyordur.
Nasihat en çok vereni eğlendirir.
Mesele rol model olabilmekte.
****
Dünyadan Türkiye’ye, Türkiye’den de Bursa’ya gelecek olursak;
Bursa için Evliya Çelebi’nin ettiği “Velhasıl sudan ibarettir” sözü “Velhasıl ocaktan ibarettir”e dönüşmüş durumda. Toplamda 11.900 kilometre kare olan topraklarımızın 6.900 kilometre karesi taş ve maden ocakları tarafından talan edilmekte. Birinci derece verimli topraklara sahip Kabulbaba, Maksem Pınarı ve Başköy’ün su kaynakları taş, mermer ve maden ocaklarına, kentin akciğeri ve oksijen deposu olan asırlık ağaçlar yangınlara, yanlış yer seçimleri ve zemin etütlerinin yapılmaması dolayısıyla hak sahipleri TOKİ’ye, dünyaca ünlü kirazın yetiştirildiği Kozağacı Vadisi termik santrale, Yenişehir merası oto test merkezine, Alaçam BESOB Sanayi Sitesine, içme suyu kalitesindeki Nilüfer, Kulaca, Kalburt, Kirmastı dereleri ile Uluabat ve İznik Gölü sanayi ve evsel atıklarına teslim.
Hava kirliliği ona keza.
Son raporlara göre kirlilikte Dilovası’nı geçerek ilk sıraya yerleşmişiz. Hava temizlensin diye lodosu bekliyoruz. Lodos esince de gazdan zehirlenmeleri engelleyemiyoruz.
Gürültü kirliliği, aydınlatma kirliliği, tabela kirliliği… Say say bitmez.
****
Dünya çok büyük ve ona bir şey olmaz demeyin. Oluyor işte. Bunca yükü taşıyamıyor. Ve kendisinden çaldıklarımızı ziyadesiyle geri alıyor.
Belki itinalı bir bakımla kendini toparlayıp bir nebze olsun eski haline dönebilir. Bu özenli bakımın sürekliliği halindeyse eski neşesine ve verimliliğine kavuşabilir.
Bu iyileşmenin olabilmesi için neler yapmak gerektiği konusunda insanın aklına çılgınca fikirler de gelmiyor değil hani.
Hani olmaz ya; arada bir bütün dünya şalter indirse mesela.
Yine başka bir gün kimse arabasını kullanmasa. Bir gün şehrin bütün vanaları kapatılsa ve bir damla bile su harcanmasa. Bir gün ne ısıtıcı, ne soğutucu çalışmasa.
Bir günlük tatil versek dünyamıza.
Bir gün de o izin kullansa…
Kim bilir, belki o zaman şöyle bir oh çeker içinden. Ertesi gün daha bir neşeyle, daha bir şevkle dönmeye başlar kaldığı yerden…
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir