‘Deprem’i seyrediyoruz

Japonya’da yaşanan depremin görüntüleri doğanın gücünü bir kez daha bütün ihtişamıyla gözlerimizin önüne serdi. Sanki bir Hollywood filmi izler gibi izliyoruz olanları. ‘Yarından Sonra’ ya da ‘2012’ canlı canlı yaşanıyor.

Gölcük depreminden 55 kat şiddetli olduğunu yazıyor gazeteler. Hayal etmeye çalışıyorum 55 kat büyük bir sarsıntıyı. 7,4’ün 55 katı. Muazzam bir sarsılma. Hani yer yerinde oynadı denir ya, işte öyle.

Depremden sonra denizde oluşmuş bir girdap videosu yayınlanıyor internette. Sanki birisi Pasifik’in tıpasını çekmiş de bütün okyanus oradan boşalıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum izlerken.

Tsunami’nin uzaydan çekilmiş resimlerine bakıyorum. Birazdan on binlerce can alacak dalgalar hızla karaya yaklaşıyorlar. Azrail Tsunami olmuş geliyor.

Google Earth programı kullananlar Japonya’nın dünya kabuğunun ek yerlerinden birinde olduğunu açık ve net görüyorlardır. Birbirini iten katmanların oluşturduğu bir dağ silsilesinin deniz yüzeyinde kalan üç bin tanesinin hepsi birden Japonya’yı oluşturmuş. Gün gelecek belki itmenin kuvvetiyle o dağlar daha da yükselecek, böylece Japonlar daha çok yerleşim alanına sahip olacak ya da belki bu adacıklardan bazıları suların içinde batıp kaybolacak.

Tektonik değişimler denen büyük yer hareketlerinin sonucunda haritalar değişiyor. Kıtalar, dağlar, denizler yeniden şekilleniyor. Bunlar büyük afetler olarak görülse de aslında dünyanın doğal hareketlenmeleri. Bu doğal hareketlenmeler karşısında güçsüz kalmamızdan doğan durumları biz afet olarak tanımlıyoruz.

Doğa karşısında neredeyse bütün canlılar acz içerisinde. Kaçacak başka bir dünyaları yok. Ölenler ölecek, kalanlar kaldığı yerden hayatlarını sürdürecek. Dünya dönmeye devam edecek. Yine kuşlar uçacak, yine balıklar yüzecek. İnsanoğlu da kendince hayatta kalmak için kavgasını sürdürecek.

Kavga deyince; yerden birkaç yüz metre yükselince yeryüzündeki her şey ne kadar anlamsızlaşıyor fark ettiniz mi? Her şey küçülüyor. Evler, yollar, araçlar, insanlar. Onlarla birlikte itiş-kakışlar, kavgalar, hırslar, alınganlıklar, kavramlar, kutsallar, tabular…

İçindeyken farkında olmadığımız bu hengameden arada sırada sıyrılabilsek keşke. Kendi içimizde yükselebilsek. Şöyle bir durup kendimizi dinlesek. Nefes alsak derin derin.

Düğünlerde ya da eğlence mekanlarında bir grup insan ortada çılgınca dans eder hani. Biz de o gruptaysak kendimizi müziğe kaptırmış hem söyleyip hem müziğin ritmiyle sallanıp duruyoruzdur. Oturanlar da dans edenleri izleyip, arada onlara eşlik ediyor, eğleniyorlardır.

Bu ortama müziğin sesini duyamayacağınız bir yerden bakacak olursanız ortada garip garip hareketler yapan bir grup insan görürsünüz. Komik görünüyorlardır. El-kol hareketleri, yüz ifadeleri, terlemiş bedenleriyle ortada debelenen bir dolu insan. Onları sessiz film izler gibi izlersiniz bir zaman, sonra dönüp arkanızı gidersiniz.

Dışarıdan bakanlar için içerideki karmaşa hep böyle anlamsız görünür işte.

Depremin ardından havadan çekilen görüntüleri izlerken de bunları düşünüyorum. Oyuncak kayıklar gibi bir yere yığılmış yüzlerce tekne, tsunaminin etkisiyle yerlerinde sökülmüş kartondan yapılmış gibi görünen evler, sürüklenen toprak, suların zapt ettiği çamura bulanmış caddeler-sokaklar-araziler, sulara kapılmış bata çıka sürüklenen otomobiller…

Bütün bu görüntülere rağmen ülkenin iç kısımlarında can kaybının olmadığı, erken uyarı sistemlerinin devreye girdiği, binaların birbirinin üzerine yıkılmadığı, insanların paniğe kapılmadığı, herkesin ne yapacağını bildiği bir ‘ders almışlar ve eğitilmişler ülkesi’ izliyoruz ekranlardan.

On binlerle ifade edilen esas can kayıplarıysa tsunami sonucunda dev dalgaların önüne gelen her şeyi yıkıp geçmesinden mütevellit. Tsunami; deniz kıyısında kurulmuş olan Fukuşima nükleer reaktörlerindeki soğutma sistemlerinin durmasına da sebep oluyor ve reaktörlerde patlamalar gerçekleşiyor. Deprem sonucu ülkenin güneybatısında da bir volkan tekrar taş ve kül püskürtmeye başlıyor. Zincirleme bir felaketler tragedyası sanki.

Bizim ülkemizde bu şiddette bir depremin sonuçlarını hayal etmek hiç de zor değil. Deprem sonrası ‘dümdüz ve bomboş bir ülke’ demek çok mu abartılı olur acaba?

Hangimiz deprem anında ne yapacağımızı biliyoruz sizce?

Bütün izlediklerime, bütün okuyup öğrendiklerime rağmen en ufak bir sarsıntıda gidip bir kiriş altında ya da bir kapı pervazında duruyorum. 99’ depreminden sonra uzunca bir süre deprem çantam arabanın arkasında gezdi, daha sonra arabanın arkasından eve çıktı, bir zaman evde bir köşede bekledi, daha sonra da boşaltıldı, yok oldu gitti.

Ağaç yaşken eğilir misali böyle şeylerin çocuklukta öğrenilmesi gerekiyor demek ki. Çünkü insan bu durumlarda ilk ne öğrenmişse bilinçsizce yine öyle davranıyor.

Bizim gibi depremle iç içe yaşayan ülkelerin eğitim  müfredatlarına acil durumlarda nasıl davranılacağının öğretildiği dersler konulmalı. Bu durumlarda paniğin ve karmaşanın da en az felaketin kendisi kadar tehlikeli olacağının, sükûnetin ve  kurallara uymanın can kurtaracağının iyice belletilmeli.

Yoksa Ankara’nın Altındağ ilçesindeki bir ilköğretim okulunda yapılan deprem tatbikatı sırasındaki gibi, dışarıya çıkmak isteyen öğrencilerden birinin düşmesiyle, bu öğrenciye takılarak üst üste düşen 15 öğrenci yüzünden o 15 öğrencinin de hastanelik olması kaçınılmaz olur.

Japonya depreminde camdan dışarıya atlayarak depremden kaçan kişinin Türk olması da bu depremde bize özel bir anı olarak kaldı.

Telâşeci ve kural tanımaz yanlarımızla nevi şahsına münhasır ama acilen ‘acil durum’ bilgilendirmelerine muhtaç bir milletiz.

15 Mart 2011

cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir