Başbakan dengesini kaybetti

Başbakan dengesini kaybetti. İşte bunun adı tam anlamıyla "güç zehirlenmesi".

Başbakan sadece “siyasal dengesini” değil “ruhsal dengesini” de kaybetmiş görünüyor. Her açıklaması günlerdir ülkemizde yaşanan “öfkeyi” daha da kışkırtıyor.

Ruhsal dengesini yitirdiği o kadar ortadaki. Hadi kısa bir süre için söylediklerini geçelim. Gerçi geçmek mümkün değil ama hadi bir an ciddiye almayalım. Vücut dili, bakışları bile ruhsal dengesini yitirdiğinin ifadesini yansıtmıyor mu?

Tüm ülkede yürütülen polis terörü ve halka uygulanan acımasız şiddetin arasında çıktığı TV programlarındaki tavrı, tarzı ve kullandığı üslup kontrolün ne kadar kaybedildiğinin işaretlerini taşımıyor mu?

Sokaklara dökülmüş halka polis, İsrail polisinin Filistinlilere uyguladığı şiddet dozunun çok üzerinde bir acımasızlıkla şiddet uygularken, aynı saatlerde Başbakan bu terörü yaşanmamış sayan medyanın üç kanalına ortak yayınla canlı canlı konuştu.

Başbakan'ın söyleşisini izledim. Sonra tekrarını izledim. Tekrarında sözlerine bakmadım. Gözlerine baktım. Gözlerine, yüzüne, mimiklerine ve söylediklerindeki tutarsızlıklara baktım.
Kaybetmiş bir insanın duygu durumunu yansıtıyordu her şey.

Başbakan artık kaybetmiş ve panik yaşayan bir diktatörün ruh hali içerisinde görünüyordu. İnanın böyle görünüyordu.

Bir yandan ayyaş sözünden alınanlardan özür dilemesi, diğer yandan tehdit içeren sözler etmesi, bir yandan demokratik görünmeye çalışıp, öbür yandan bir rektörün öğrencilere ek sınav hakkı tanıdığını açıklayan yazısını sallayarak “ben bundan başka şey anlarım” diye konuşması. Sosyal içici olan , ancak alkolle bir sorunu olmayanları kategorize etmesi. Bu kişilerin AKP’ye oy verenlerini normal, vermeyenlerini alkolik ilan etmesi gibi akıl ötesi tanımlamalar yapması neyin işareti olabilir ki?

Siz bu vicdanla tanımlanamayan sözleri ve duruşu daha fazla örneklerle çoğaltabilirsiniz şüphesiz.

Başka bir canlı yayında Başbakan'ın ruh hali iyice bozulmuş görünüyordu. Artık boş bakıyor ve boş konuşuyordu. Kendisine “çanak soru sormayan” gazeteciyi azarlarken “yüzde elliyi zor tuttuklarını” söylüyordu. O yüzde ellinin hala ne kadarı arkasında bilemiyorum.

Kazlıçeşme’de beşyüzbin, bir milyon toplayacakmış Başbakan’a inanırsak şayet.

Benim anlayamadığım hangi haklı ve meşru istek için toplayacak bu kalabalıkları Başbakan. Sizce inandırıcı mı?

Ne diyecek bu sokağa çıkaracağı insanlara?

"Aferin polisimize iyi biber gazı sıkıyor, iyi su sıkıyor, çok güzel insanları dövüyor" mu diyecek?

"Verin bize biz de sıkalım çoluğun-çocuğun, kadının-erkeğin, yaşlının-başlının üzerine" mi diyecek?

"Baltaları aldık tüm ağaçları keseceğiz, karşı çıkanı da keseriz!" mi diyecek?

"Taksim'e AVM isteriz, yeşil alan neyimize her yana bina isteriz, ağaç bizim neyimize, yeşil alan bizim neyimize, çiçek bizim neyimize, biz Tayyip için ölümüne buradayız" mı diyecek?

İnanın, Başbakan boş konuşuyor. Korkuyor, saltanatının yıkılmasından korkuyor. Narsistik yarılma çok kötü bir şeydir, sanırım bu yarılmayı yaşıyor.

Sokakların özgürlüğünü kullanan örgütsüz gençler ne acı ki siyasal tepkilerini gösterecek sloganlardan çok Başbakan’a küfür ediyor. Küfürlü sloganlar yazıyorlar duvarlara birikmiş öfkelerini dışa vururcasına.

Halkın yükselen tepkisi karşısında direnmeye çalışıyor ama kibrinin çöktüğünü yüzünde görüyorum, gözünde görüyorum.

Başbakan, boş bakıyor.

Başbakan diyor ki: ''Sokaklardakine toplum diyemezsiniz. Toplumun bir kısmı derseniz anlarım. yüzde 50 evinde ve onları zor tutuyoruz…''

İşte bu cümle korkunun ve kibirin cümlesi. Ayrımcılığı, ötekileştirmeyi, kamplaştırmayı, düşmanlıştırmayı bir yana bırakıyorum. Maalesef, boş bakıyor.

Çünkü Başbakan bu sözlerden sonra cidden saçmalıyor. Çünkü ben Başbakan’ın bu kibrine itiraz ediyorum.

O "evinde zor tutuyoruz" dediği insanların bir kısmı benim akrabalarım. Arkadaşlarım var aralarında. İşyerinde beraber çalışıyoruz. Oturup memleket meseleleri üzerine sohbet ediyoruz hep birlikte. Beraber çay içiyoruz, yemek yiyoruz. Komşuluk yapıyoruz, birbirimizden tuz, çay, ekmek istiyoruz. Çocuklarımız arkadaşlık yapıyor, beraber oynuyorlar. Arkadaşız biz. Sırf sana oy verdiler diye onlarla çatışacağımızı mı sanıyor Başbakan? Bizi birbirimize düşürüp “düzenini devam ettireceğini mi” sanıyor acaba?

Biz onlarla ancak yazılarla, sözlerle çatışırız, gülerek birbirimize “laf sokarız”. O kadar yani.
Onlar senin “mağdura yatma”, “mazlum olma” görüntülerine oy vermiş olabilirler. Biliyorum, konuşuyoruz çünkü. Kandırmacalarınla sana oy vermiş olabilirler. Onların tarafından düne kadar sen doğru görünüyor da olabilirsin. Şimdi uyguladığın bu vahşetin onlar tarafından sorgulanmadığını, bu polis vahşetinin onların vicdanını yaralamadığını mı düşünüyorsun? Çok yanılıyorsun.

Sen artık mazlum değilsin. Zalim oldun. İktidar seni çok kirletti. Ama sen hala bizi birbirimize düşürebileceğini düşünüyorsu. Çok yanılıyorsun. Eğer senin bu “talan düzeninin uğruna” biz birbirimize düşüyorsak, onlara da yazıklar olsun. Bize de yazıklar olsun.

Bu gergin günlerde etrafımızda bir çok yorum ve değerlendirme dinlemek ve okumak durumunda kalıyoruz. Bu açıklamalar içerisinde Başbakan’ın ruh haline uygun en değerli açıklamalardan birisi şüphesiz Türkiye Psikiyatri Derneği’nin açıklaması.

Bir bölümünü durumu anlamak açısından paylaşmak isterim.

Açıklamsında şöyle diyor Psikiyatri Derneği:

“6 gün önce Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların alışveriş merkezi yapılması amacıyla kesilmesi ile başlayan ve tüm ülkeye yayılan protesto ve eylemler; insanların devletin kendi yaşama tercihlerine müdahale etmesine, hükümetin kendi politik inançları doğrultusunda tüm toplumun yaşam tarzını düzenleme çabalarına, ülkenin bütün ağaçlarının, derelerinin tepelerinin, hayvanlarının tüm doğa varlığının daha çok ‘kazanç’, daha çok ‘yatırım’ uğruna yok edilmesine ve Türkiye’nin doğusundan batısına silahlarla, insansız hava araçlarıyla, bombalarla, tomalarla, biber gazlarıyla, tazyikli sularla kendi halkına yaptığı zulümlere, verdikleri bir yanıttır.

Demokrasilerde hükümetler sadece kendisini seçenlerin, destekleyenlerin değil tüm halkın yararını göz önünde tutmak zorundadır. İktidarlar, halklarının kendilerine biat etmesini talep edemez tam tersine halkın taleplerini demokratik yollarla dile getirmesini desteklemekle yükümlüdür.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak ülkemizde son yıllarda yaşanan her olumsuz gelişmenin takipçisi olmaya çalıştık.

Uygulanan vahşi neoliberal politikaların insan ruhunda açtığı yaraları anlatmaya çalıştık, depresyonun giderek tüm insanları saran bir hastalık olduğunu ve bunun yaşam koşulları, çalışma koşulları, barınma koşulları ile ilişkisini ortaya koyduk. Dereleri, köyleri yok edilen insanların yasına ortak olduk. Ülkemizde giderek yoksulların daha yoksul, varsılların daha varsıl olmasının açtığı yaraları, sosyal dışlanmayı, ayrımcılığı anlatmaya çalıştık.

Kadınların tecavüz sonunda oluşan fetüsleri doğurmak zorunda bırakılmasından, kaç çocuk doğuracakları gibi bedenleri konusunda en temel kararlarının yasalarla düzenlenmesine itiraz ettik. Bu ülkenin sokaklarında her gün öldürülen kadınların öldürülme nedenlerinin erkeklerin bozuk ruh sağlığı olmadığını, ruhsal tedavilere değil kadın erkek eşitliğinin gerçek anlamda inşası için, kadınların daha çok eğitim almasını, güvenceli işlerde çalışmasını, sosyal statülerinin geliştirilmesini, kendi yaşamları konusunda kararları kendilerinin vermesi gerektiğini savunduk.
Sağlıkta dönüşüm sistemiyle hastaların ‘hasta’ olmaktan çıkarılıp ‘müşteri’ olmasına, paraları kadar sağlık hizmeti alabilmelerine karşı sesimizi yükselttik.

Tüm dünyada, her coğrafyada yüzyıllardır insanların sosyal yaşamda alkollü içecek tüketmelerinin ruhsal hastalık, bağımlılık olarak kabul edilemeyeceğini söyledik. Alkol bağımlılığı gelişmesinin önlenmesine dair yapılan yasal düzenlemelerin Türkiye’deki alkol bağımlılığı gelişme oranları ile oransız olduğu, burada da ‘orantısız şiddet’ kullanıldığını, kamusal alanlarda kendi kültürümüzde yerleştiği şekliyle kırlarda, dere kenarlarında, pikniklerde, deniz kenarında alımının kısıtlanmasının alkol kullanım bozukluklarının gelişimi ile ilişkisiz olduğunu ve sözde toplum ruh sağlığı gözetilerek muhafazakarlığa kılıf bulunduğunu söyledik.

Bugüne kadar bu ülkenin psikiyatristleri olarak biz yukarıda saydığımız açılan tüm ruhsal yaraları tedavi etmeye, yaralananlara şifa bulmaya çalıştık. Ama artık hükümeti uyarıyoruz. Tıpkı en yakınında, en sevdiği annesinden babasından gelen fiziksel şiddetin çocuğun ruh sağlığına açtığı onulmaz yaralar gibi, kendi hükümetinin kendi yöneticilerinin kendi halkına açtığı bu savaşın yara izleri kapanmayacaktır. Bugün ülkenin tüm kentlerinden yükselen insanları kör eden, kalp krizi geçirten, öldüren biber gazlarının, insanların kemiklerini un ufak eden tazyikli suların yaraladığı şey sadece beden değildir. Ve ruhsal yaraların izleri beden iyileştikten sonra bazen ölene kadar bizleri etkiler. Biz psikiyatristler bu yaraları kapatamayacağız, kapatmayacağız.

HÜKÜMETLER;
ADİL ŞEKİLDE YÖNETMEYİ VADETTİKLERİ İNSANLARININ TALEPLERİNİ TIPKI BİZ PSİKİYATRİSTLER GİBİ DİNLEMELİ, DERTLERİNİ ANLAMAYA ÇALIŞMALIDIR,

KENDİSİNE YÜKSELEN İTİRAZLARI BİBER GAZLARI VE TAZYİKLİ SULARLA BASTIRAMAZ, KENDİ VATANDAŞLARINA ÖLÜMCÜL ŞEKİLLERDE SALDIRAMAZ!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir