At-Avrat-Silah!!

Siz de atından, avradından, silahından vazgeçmeyen erkeklerden misiniz?
Artık atlarınızın yerini arabalarınız aldı. Atlarınız kadar kıymet verdiniz arabalarınıza da. Gözünüzden sakındınız. Üstelik kaputun altında en çok beygir koşturanı seçtiniz alırken. Yakışır…
Avratlarınız da kıymetli tabii ki. Yan bakanın yanına bırakmazsınız.
Siz başkalarına hafiften yan bakabilirsiniz gerçi. Ama yanınızdakine haşa baktırmazsınız. Bu arada; ülkemizin kadın nüfusunda da lüzumsuz bir artış var herhalde ki kadınlar erkeklere üçer beşer dağıtılmakta. Birisini mutfağa, birisini banyoya, birisini de çocuk bakımına yolladın mı, koynuna almaya da kalır sana bir tane. Yakışır…
Ha bir de silahlar var. En vazgeçilmeyen aksesuar da tabanca. İnsana kendisini güçlü hissettiren bir makine. Namlusunun ucunda ölüm olduğunun pek farkına varılmayan, şöyle havalı bir hareketle bele sokulan, arada sırada ceketin altından hafifçe gösterilen. Şık bir aksesuar evet. Pahalı da. Yakışır…
Her şey iyi güzel de, arabanızı ne zaman at sürer gibi sürmekten vazgeçeceksiniz acaba? At sırtında cirit oynarmış gibi de araba kullanılmaz ki. Cirit atmanın bile kuralları var, değil ki araba kullanmanın.
Arabanın içinde koşturan o beygirlere hakim olmak lâzım, gemlerini azıya almalarına izin vermemek lâzım. Deh deyince gidip çüş deyince durmaz bu meret.
Sen frene yapışsan da durmaz öyle zınk diye. Hani ‘intikal mesafesi’ vardır ya, onu da düşünmek lâzım.
Eskisi gibi evinizin içinde dolanan dört karınız da yok artık. Evinizdeki karınız o dört kadının yaptığı bütün işi tek başına kotarmaya çalışıyor. Siz de dört kadının hakkını teslim edin ona. Zaten kutu gibi evlerin içinde bir başka kadına ne karınız tahammül eder, ne de siz. Her kadına bir ev açmak desen, o zaten hiç olmaz. Her evin masrafı ayrı dert. O masrafları karşılayabilmek için öyle çok çalışırsınız ki dört kadından birisini dahi göresiniz gelmez.
Silah desen avlanma aracı olmaktan çıkmış, sevinç gösterileri aracı olmuş. Düğüne gelenlere de sıkıyorsunuz, maç sevinciyle sokaktan geçen konvoyu izlemeye balkona çıkanlara da.  Öylesine rastgele ateşliyorsunuz silahınızı.
Takımınız galip gelmiş, çok mutlusunuz, aşka geldiniz ya, üç beş el saydırmak da şanınızdandır.
Silahlarıyla sevinç atışları yaparken hâlâ kendilerini dağda-bayırda, çölde-çimende zanneden insanlar var. Beyler; çok katlı binaların olduğu şehirlerdesiniz artık. Çadırlarda ya da tek katlı evlerde yaşanmıyor uzun zamandır. Eskiden havaya attığınız silah en fazla bir kuşa isabet ederken şimdi isabet ettirdikleriniz kanlı canlı insanlar.
Hatırlıyorum da; fizik dersinde balistik konusunu işlemiştik. Namludan çıkan kurşunun gideceği yol, hızının yavaşlaması ve daha sonra da yer çekimin etkisiyle yere düşmesi. Kurşun namluyu terk ettiği andan itibaren her cisim gibi yer çekimi gücünün etkisine tabi oluyor. Namluyu terk eden çekirdeğe etki eden bir diğer faktör de, havanın sürtünme etkisi.  Bir de bunların yanına rüzgarı, hava şartlarını, çekirdeğin ve namlunun fiziksel özelliklerini ekleyelim. Bütün bunlar çekirdeğin namludan çıktıktan sonra farklı eğriler çizmesine sebep oluyor.
O yüzden elinizdeki silahı ateşlediğinizde o mermi her zaman sizin gitmesini istediğiniz yere gitmiyor.
Sahi; siz bir merminin ağır çekim görüntülerini izlediniz mi hiç?
Bir karpuzu paramparça edişini, bir bardağı tuzbuz edişini, bir duvarı delişini…
Karpuzun yerine bir kafa düşünün, bardağın yerine bir kol, bir bacak, duvarın yerine bir beden. Kurşunun kafatasını delip geçişini hayal edin, bazen de saplanıp kalışını. Beyni dağıtışını. Dağ gibi bir bedene minicik bir delik açarak girişini ve içeride yarattığı tahribatı düşünün. Parçaladığı damarları, kopardığı sinirleri. O minicik delikten fışkıran kanları. Ne olduğunu dahi anlamadan aniden yere yığılan insanları. Yanındakilerin çaresiz çırpınışlarının arasında biten hayatları. Yarım kalan şarkıları, hayalleri, umutları. Yarım kalan her şeyi. Minicik bir mermiyle sona eren her şeyi…
O minicik merminin bu kadar büyük bir zarar verebileceğine inanamaz insan değil mi? Belinde taşıdığı aletin can alan bir Azrail olduğunu anlamaz. Üstelik tetiği de kendisine çektiren bir Azrail.
İnsan niçin sürekli silah taşır? Korunmak için mi, saldırmak için mi? Niçin?
Artık beslenmemizi avlanarak sağlamıyoruz, savaşta da değiliz? Buna rağmen uluorta herkesin belinde bir tabanca, bir falçata, bir kelebek, bir çakı! Yanında bunlar olunca daha mı güvende hissediyor insan kendisini? O silah yerinden bir kere çıktı mı gerisi hayretmez bilmiyor mu?
Silahsızken en azından yumruk yumruğa bir dalaşma olur. Hırsını alır, geçer gidersin. Ama işin içine silah girince mertlik de bozuluyor. Üstüne bir de silah taşıma yaşı 18’e çekilince, silah ve deli akan kan bir araya gelince felaketler ardı ardına sıralanıyor.
Adamın ayağının altındaki gaz pedalı da bir güç simgesi, yanındaki kadın da, belindeki silah da. Eskilerin ‘at-avrat-silah’a verdikleri kıymet gibi üçüne de gereken önemi verip kontrolü elden bırakmadığın sürece kazanan sensin.
Bilmelisin ki ‘kontrol edemediğin güç, güç değildir’…

cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir