Facebook üzerine

Facebook üzerine
Facebook… Bu sözcüğü birkaç ay öncesine kadar duymamıştım. Cehaletimi bağışlayın.”Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.”derler. Keşke hiç öğrenmeseydim de ayıplansaydım. Neden mi? Anlatayım:
Facebook, 2006 yılında yabancılarca kurulan bir sosyalleşme(!) ağı. Bu paylaşım sitesinin dili aslında
İngilizce; fakat İngilizce bilmeyenlere Facebook’u Türkçe kullanma seçeneği de sunulmuş. Öyle ya, ülkem insanının kaçı İngilizce biliyor? Facebook’u Türkçe kullanma seçeneği de bulunsun ki daha fazla insan buraya üye olabilsin. Akıllıca bir uygulama. Ne kadar çok talep, o kadar çok kazanç değil mi?
Neyse, bir öğrencim vasıtasıyla öğrendiğim Facebook’a üye oldum. Kişisel bilgilerimi verdim kaydolurken prosedür gereği. Böylece özel hayatımızı kamuya açtık. Sonra baktık ki arkadaş bulmak lâzım. Yazdık eski arkadaşların ismini arama motoruna; bazılarını bulduk,bazılarını bulamadık.-Tabii önce eski sevgililerimizi, sonra düşmanlarımızı sorguladık birçokları gibi-Üç beş lâf ettik ordan burdan eski dostlarla. Anılarımız depreşti; bir film şeridi gibi geçti gözümüzün önünden yirmi yıl önceki derbederliğimiz. Derken muhabbet bitti. Ne olacak şimdi?Baktık ki filâncanın dört yüz arkadaşı var. Üff! Başladık arkadaş sayımızı artırmak için çabalamaya. Artırdık da. Yok, ona arkadaş olma daveti gönderdik, buna mesaj yolladık. Kimi oralı bile olmadı davetin, kimi ayıp olmasın diye kabul etti daveti. Sonra berikinin fotoğraflarına baktık,ötekinin profiline, bir diğerinin arkadaşlarına, yorumlara, videolara, gruplara…Yine baktık ki arkadaş, “Cep Telefonsuz Yapamam Diyenler Grubu”na üye olmuş. Biz de üye olduk. Bir diğeri ” 80 Sonu Çocuktum, 90 Başı Gençtim Grubu”na katılmış, biz de katıldık; arkadaşın hatırı kalmasın diye. Eee, katıldık da ne oldu? Baktık ki millet incir çekirdeğini doldurmaya çalışmış grubun tartışma bölümünde. Tartışma sanal olduğundan, ağzı olan konuşmuş aklınca, yüz yüze konuşamayacaklarını. Sonra kendi doğrularımızca bir grup açtık heyecanla;dostlar katılsın, şöyle görüş beyan edelim aydınca diye; en yakın arkadaşlarımız bu gruba katılmamış. Neden mi? Katılırsa, Facebook’ta takip ettiği kişi veya kişiler belli olacak diye. Bir de böyle bir durum var. Peki, tüm bunları yaparken ne kadar zaman harcadık bilgisayar başında? Bir roman okuyacak kadar olabilir mi? Abartılı mı buldunuz?
O zaman yüz sayfa olsun. Hani kitap okumaya zaman bulamıyorduk! Kendimizi kandırmayalım!
Bir de bir nesneye veya bir kişiye hayran olma gereksinimi hissediyorsunuz Facebook’ta; çünkü karşınıza mutlak çıkıyor birileri. Bakıyorsunuz, sizi cezbediyor hayran olunabilecekler listesi. Ancak durum o kadar basit değil. Kimi bir şarkıcının hayranı oluyor, kimi bir şehrin, kimi bir içeceğin, kimi bilmem neyin…
“Zevkler ve renkler tartışılmaz.” diye klasik bir söz vardır. Bu söze kısmen katılırım. Kimsenin hayranı olduğu kişileri ve nesneleri küçümsemek, eleştirmek veya bunlarla alay etmek gibi bir lüksümüz, bir hakkımız asla söz konusu olamaz. Zaten olursa karşı tarafa da bizim hayranı olduklarımızı eleştirme hakkı doğar, öyle değil mi?
İnsanlar Facebook’ta kendi hayat felsefelerine ve beğenilerine uygun kişi veya nesnelerin hayranı oluyorlar. Bu çok normal; çünkü kişi, hayranı oldukları vasıtasıyla arkadaş grubuna bir mesaj vermek istiyor:”Bakın ben şunun şunun hayranıyım; sen de benim gibi düşünüyorsan, bir şekilde aramızda bir bağ kuralım…” Burada amaçlar farklı olabilir. Kimisi bu davranışıyla arkadaş bulmak istiyor, kimisi fikirdaş, kimisi yoldaş…
Buraya kadar her şey normal. Peki; moda olmuş, hastalık derecesine ulaşmış, bilinçsizce olduğunu düşündüğüm hayranlıklara ne demeli? Neler mi onlar? Anlatayım:
Hani çok bilinen bir münazara konusu vardır:”Teknoloji yarar mı getirdi; yoksa zarar mı?” diye.
İnsanların yeni arkadaşlar edinmesi, eski arkadaşlarını bulması veya zaman zaman entelektüel kaygılarla ülke ve dünya sorunları hakkında görüş beyan etmesi- ki nice forum var sanal âlemde buna eşdeğer – Facebook sayesinde mümkün olabiliyor; ancak Facebook’un genellikle bu amaçlarla kullanıldığını söylemek herhalde safdillik olur.
Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda gördüğümüz manzara pek iç açıcı değil. Nasıl mı? Bir öğrencim “Efes Pilsen” in, diğeri “Yeni Rakı”nın, bir diğeri “a.q”nun-ki bu, sanal âlemde bir küfürdür-hayranı olmuş. Bir başkası,uygunsuz fotoğraflarını paylaşmış diğerleriyle v.s. v.s.
Diyeceğim, gençlerin ruhsal ve bedensel gelişimlerini olumsuz etkileyebilecek malzeme çok Facebook’ta. Bazen “Ahlak namus hak getire!”dedirtecek durumlarla da karşılaşmak mümkün.
Yazışmalarda Türkçe’nin yazım kurallarına uyma ve noktalama işaretlerini yerli yerinde kullanma kaygısını zaten aramayın!Bu kadarla kalsa iyi. Facebook’ta dil kirlenmiş; kendine özgü bir dil gelişmiş. Bu dil, kuralsızlıktan çıkıp küfre kadar ulaşmış. İstisnalar var elbette;fakat genel durum böyle.
Genç arkadaşlara ayak uydurmak, teknolojinin gerisinde kalmamak için girdiğimiz bu âlemde bakalım daha neler göreceğiz?
Peki, gençliği bu popüler kültürden ve bu kültürün yozlaştırıcı etkisinden kurtarmak için ne yapılabilir ya da bir şey yapılabilir mi?
Bazı Avrupa ülkelerinin, öğrenim çağındaki gençlere Facebook’u yasakladığını okumuştum bir yerde.
Facebook’un tamamen yasaklanması kanımca doğru olmaz; ancak bazı uygulamalarının kısıtlanması, gençler üzerindeki olumsuz etkilerinin önüne geçmek bakımından, mantıklı bir yaklaşım olur diye düşünüyorum. Bir kere; ahlaki ve insani değerlere aykırı, gençlerde ahlâki erozyona yol açabilecek etkinliklerin önüne kesinlikle geçilmeli, bu ilkelere aykırı hareket edenlerin üyelikleri silinmelidir. Aklı başında insanlar zaten ne yaptığını bilerek davranıyor bu ortamda; ancak bin bir türlü insanın bu Facebook’ta cirit attığı düşünülürse bunlara yaptırımda bulunmak kaçınılmaz oluyor. Sanırım bu konuda yetkililerin bir adım atma zamanı geldi de geçiyor bile. Yoksa “Gençlik Gitti Gördün mü?” Şarkısını daha çok söyleriz.
Facebook’un çöpçatanlık merkezi olma işlevinden çıkıp bir bilgi paylaşım ağı ve samimi dostlukların filizlendiği bir mekan olması umuduyla…
Tüm Facebook dostlarına, Facebook’taki arkadaşlarıma ve okurlara sevgi ve saygılarımla…

Doğan Deniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.