Uyumak mı, Uyanmak mı, Uyanmamak mı?

Hani insan kendi dünyasına döner ya bazen…
İşleri, sorunları, yoğunlukları, yorgunlukları derken dış dünyayla bağını keser gider.
Borsa mı çıkmış, dolar mı düşmüş, kim evlenmiş, kim boşanmış, kim kime ne demiş, kim kiminle nereye gitmiş ve ne de nereden gelmiş…
Ne Amerika, ne Libya, ne Almanya, ne Fransa ve ne de başkanları…
Ne cinayetler, ne tacizler, ne tecavüzler ve ne de şehitler…
Ne Somali’nin milleti, ne Kıbrıs’ın Türkleri ve ne de Irak’ın Kürtleri…
İşte birkaç gündür hayat benim için de böyle “olaysız” ve dolayısıyla da “acısız” idi.
Ne bir gazete, ne de bir televizyon haberine göz atamamış olmanın boşluğuyla her şeyin yolunda gittiği fikrine kapılıverdim.
Kendi küçük dünyamın kendine has sorunlarıyla boğuşurken, kendi dışımdaki dünyada yaşanan her olaya körleştim, her habere sağırlaştım.
Sonra uyandım…
Acıların tükenmek yerine daha da arttığını haykıran haberlerin tam ortasına düştüm.
Çatışmalar, atışmalar, zamlar, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, trafik kazaları, doktor hataları, hepsi bıraktığım yerden devam ediyordu.
Okuduğum her haberle yine canımdan canlar koptu.
Hepsinin üzerine çıkan haberse Kıbrıs’ta askerliğini yapan Uğur Kantar’ın ölüm haberiydi.
Vatani görevini yapması için sapasağlam teslim ettikleri evlatlarının, işkence gördüğü için tükenmiş bedenini toprağa veren acılı, öfkeli ve çaresiz ailenin haklı feryatlarına duyarsız kalmak mümkün değildi.
Bu çocuk savaş şartlarında esir düşmemişti.
Bu çocuk düşmana vatanını satmamak adına işkence görmemişti.
Bu çocuk kendi vatandaşları tarafından, kasten, bilerek ve isteyerek, yani taammüden, ölümüne bir işkenceye tabi tutulmuştu.
Bu çocuk sadece arkadaşıyla bir tartışma yaşadı diye “disko”ya atılmıştı. Oraya atılabileceğini ve oradan da sağlam çıkılmadığını annesine söylemişti zaten…
Tartışmanın bahane olduğu, bu işkencelerin sistematik olarak tekrarlandığı da yazıyordu haberde.
Ne kadarı doğru bilemem ama bir tanesinin olmuş olması bile yeterince büyük suç değil mi zaten?
****
İnsanoğlu karşısındakinin acı çekmesinden nasıl bir haz alabilir, buna nasıl dayanabilir anlamak mümkün değil.
Gerçi bu davranışın; çocukluğundan itibaren babasının anasını, anasının kendisini, kendisinin de kardeşini hırpaladığı; kediye, köpeğe, kargaya zulmetmiş, kendisinden zayıf gördüğü her kim varsa hepsinin canına okumuş insanlar için gayet sıradan bir davranış olduğu su götürmez.
İşkence teknikleri geliştirmek, kurbanı öldürmeden canını daha uzun süre ve daha fazla nasıl yakarım diye düşünmek, buna kafa yormak, işkence esnasında kurbanın karşısında sakin kalabilmek normal bir insanın yapacağı işler değil bence.
Esas bunu yapabilen insanların toplumdan tecrit edilmeleri lâzım. Tecrit edilmek bir yana ceza uygulayıcı yetkiyle donatılmaları da bu yetkiyi onlara verenlerin sorumsuzluğu.
Diyeceksiniz ki hassas bir insan da zaten bunu yapmakla görevlendirilmez. Doğrudur.
Peki ama bu derece keyfi işkencelerin yapılması şart mıdır?
İnsanın, doğumuyla birlikte insanca yaşama hakkına sahip olduğu gerçeğini hep görmezden geliyoruz.
Herkes aynı şartlara sahip olamasa da insanlık adına aynı haklara sahip değil midir?
Yaratanın indinde birileri birilerinden daha mı imtiyazlıdır?
Kendilerinin imtiyazlı olduklarını düşünerek diğerlerine üstünlük işkencesi uygulayanlar aslında en alçak yaratıklar değiller midir?
Okulda öğretmeninden, askerde komutanından, işyerinde patronundan, evinde kocasından işkence gören bir topluluğun insanlarıyız biz.
Bazıları bedenen, bazıları da ruhen göçertiyorlar insanları.
Sahip oldukları sıfatların arkasına saklanarak diğerlerine işkence edenler kendi ruh bozukluklarını diğerlerinin halet-i ruhiyelerini bozmak için kullanıyorlar sanki. Sağlam olanları hazmedemiyorlar belki de.
Böylece de zincir halinde hastalıklı insanlar yaratıyorlar.
Sorarım sizlere;
Bu zincirin halkalarının kırılabilmesi, bu gidişatın durdurulabilmesi ve insanların ruhen özgürleşebilmesi için daha kaç nesil heba edilecek?
Daha kaç ocağa ateş düşecek?
Daha kaç anne-baba yavruları yerine kara toprağa sarılacak?
Daha kaç çocuk annelerinin babaları tarafından öldürülüşünü izleyecek?
Ve daha kaç insan mutluluk oyununun kifayetsizliğinde boğulup gidecek?
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir