Kıskanç ruhlar…

Tavukların pazardan canlı alınarak evlerde kesildiği zamanlarda yeni kesilmiş o tavuğun tüylerinin yolunuşunu, kalan hav tüylerinin ateş üzerinde tütsülenişini, iç organlarının temizlenişini hatırlarım.
Patlatılmamaya özen gösterilerek alınan öd, çıkartılan ciğerler ve yürek.
Yüreği ortadan keserek içinde kalan kanı temizlemek isteyen annem, eğer yüreğin içinde kalmış olan kan fazlaysa o tavuk için “KISKANÇMIŞ” derdi. Yüreğinde ‘kara kan’ varmış çünkü.
O gün bugündür kıskanç insanların yüreklerinin tam ortasında kara bir kan tortusu taşıdıklarına inanırım. İçinin karası dışına vurmuş derler ya hani, işte öyle bir gölge vardır onların gözlerinde. Sürekli bir kinaye ve mukayese ile yaşarlar. Her zaman mutsuzdurlar. Uzaklara bakmaktan yakını göremezler ve sahip olduklarının farkına hiçbir zaman varamazlar.
Neden yapıldığını anlamadığımız kıskançlık hareketlerine de maruz kalırız bazen..
Yeni alınmış arabaların aynalarının kırılması, kesici aletlerle boydan boya çizilmeleri vakalarına hepimiz şahit olmuşuzdur.
Henüz küçük bir çocukken dahi arkadaşının kalemini, defterini, oyuncağını kıskanıp da onlara zarar veren çocuklar olurdu.
İnsan sormadan edemiyor; nedir insanlara bunu yaptıran his?
Sahip olamamanın hırsı mı; sahip olunanı, sahip olana lâyık bulmamanın nefreti mi?  Yoksa bu zararı verdikten sonra şartların eşitlenmiş ve adaletin yerine gelmiş olduğuna olan inançları mı?
Kıskanarak ve haset ederek geçen yokluk günlerinden sonra edindikleri her şeyin herkes tarafından kıskanıldığını düşünenler de yok değil. Onların değişmez söylemi de şu; ‘Kıskananlar Çatlasın’.
Onlara göre herkesin gözü hep üzerlerindedir ve herkes onları kıskanıyordur. ‘Gözü olanların gözü çıksın’dır.
Aslında onlar bu kıskançlıklarla besleniyorlardır da farkında değillerdir.
Kendilerinin umursanmamasına tahammül edemezler.
Kimse umursamayacaksa niçin alınmıştır o muhteşem arabalar, neden kazanılmıştır bu kadar çok para, neden yaptırılmıştır o devasa evler? Kimseye gösterilemeyecek, kimse hasetlendirilemeyecekse ne anlamı vardır ki o zaman bütün bunların? Böylece kendileri için değil de başkaları için yaşadıkları hayatlar içinde debelenir dururlar…
Bir de sevgililerin birbirini kıskanması var, bilirsiniz. Çoğu zaman tatlı tartışmalarla toy küslüklere sebep olan bu genç aşıkların barışmalarındaki heyecan, zaman zaman böyle ufak tartışmalarla sevgilerini sınadıkları intibaını bırakıyor insanda.
“Niçin mesajıma 5 saniye içinde dönmedin, niçin aradığım anda açmadın, niçin o kıza öyle baktın, telefonundakiler kim, arayan kim, mesaj kimden, o çocuğu nerden tanıyorsun?”
Üstelik bütün bu sorgulamalar ‘Seven insan kıskanır’ cümlesine bağlanarak kıskançlık yapmayanın yeterince sevmediği sonucuna varılıyor.
Seven insan kıskanır da, bu kıskançlığı ne kendisine ne de karşısındakine zarar verecek boyuta ulaştırmaz.
Kıskandırmayı ilgi çekmek için kullanmaz. Kimseyi zorla yanında tutmaya çalışmaz.
Evliliklerde de ‘kıskançlık’ tartışma konularından biridir.
Yıllar boyu karısına camdan bakmayı dahi yasaklamış kocalar olduğunu duyardım. Etek boyundan yaka açıklığına, o eteğin yırtmacından ayakkabısının puntosuna kadar karısının her şeyine karışan erkekler, eşlerini kendileri gibi düşünen diğer erkeklerden korumak için mi bu kadar sıkı sıkıya kurallar koyarlar, bilinmez..
Ya kocasının çevresindeki her kadını evliliğine potansiyel tehdit gören kadınlara ne demeli? Aldatıldığına dair sürekli bir delil arayan, adeta aldatılsa daha mutlu olacak olan, olur olmaz herkese şüpheyle yaklaşan, önce kendisine sonra da diğer insanlara güvensiz bir kadın…
Eğer ki terk etmeyecekse niye bu kadar peşine düşer, niye bu kadar yüz-göz olmaya çalışır, niçin ömrünü o labirentlerin içinde kaybolmaya adar? Yoksa kocasının bir açığını bulunca en azından bir konuda ona karşı üstünlük sağlamış mı olacaktır? Üstelik bu durumu başı her sıkıştığında ortaya sürerek mağduru oynar ve her zaman da kazanır.
Evliliğinin tavsamışlığının için için farkında olan uzun yıllık evliliklerdeki kıskançlıklar bir yana, evliliğin daha ilk günlerinde başlayan anlamsız ve tutarsız kıskançlıklar insana ‘Acaba bu çocuklar kendi arzularıyla evlenmemişler miydi?’ sorusunu getiriyor.
Birisinden birisi bu evlilikten kaçmaya mı çalışıyor da diğeri ona kilit üzerine kilit vurmaya kalkışıyor?
Bu kadar sıkı takipçi olmanın karşı tarafı bunaltmaktan ve ilişkiyi soğutmaktan başka bir işe yaramayacağını, bunun ‘sahip çıkma’  olmadığını, her şeyin önce güvenle başladığını, güvenilmeyen kişiyle bir hayat paylaşılamayacağını, kişi isterse bütün o takiplere rağmen istediği her şeyi yapabileceğini biraz akıl ve mantık yürüten herkes bilebilir.
O yüzden; sadece hesap sormak veya hesap vermek için değil de, yalnızca O’nu özlediğiniz ve merak ettiğiniz için arayın sevdiğinizi.
Kıymetli ve bağlayıcı olan budur…
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir