Ben Babamı özledim…

İnsan babasını özler ya hani…
Annesini  de özler de, babasını da bir başka özler sanki.
Zaman zaman hafif sert, zaman zaman da şefkatle koruyan, çok zaman belli etmeden, bazen de ‘kötü baba’ olmak pahasına da olsa her şeyini aleni kontrol eden o ilk adamı…
Erkekler ilk evlatlarının ‘erkek’ olmasını isterler hep.
Soylarını sürdürecek bir aslan parçası. Yaşlandıklarında onlara sahip çıkacak bir erkek evlat. Eee, ne de olsa erkek adamın erkek oğlu olur, değil mi?
Bin bir arzuyla ve hayalle sahip oldukları o erkek çocuklar gün gelip asilik ederek karşılarına dikildikleri zaman belki de kızacaklardır onlara, belki çatışacaklardır. Bütün bunlara rağmen içten içe oğullarının asiliklerini seveceklerdir de. Belki kendi delikanlılık günlerini hatırlattıkları için, belki de hayat içerisinde kendisini koruyabilecek güce erişmeye başladıklarını gördükleri için.
Artık eskisi gibi değil ki her şey. Erkek çocuklar evlenip baba evinde kalmıyorlar ki. Dışarıda kurdukları hayatlarında muhtaç durumdaki ailelerine açacak yerleri olmuyor ki.
Ne evleri müsait, ne de zamanları var. Gelinlerin çalıştığı, torunların dersten derse, kurstan kursa gezdiği evlerde büyükanneler-büyükbabalar bir başlarına oturup da ne yapsınlar. Erkek evlat sahibi olmak böyle bir güvence olmaktan çıktı gitti.
Anne-babalarının yaşlılıklarında kız çocukları onlara çok daha fazla sahip çıkıyor. Erkek çocuğa tercih edilmiş olmanın ilahi adaletiyle belki, yolları gözlenen hep o kız çocuklar oluyor.
Her ne kadar öncelikle erkek çocuk isteseler de babalar kızlarını biraz daha başka severler sanki. İçleri titrer onlara bakarken.
Sevdikleri kadınla evlendiklerinde o genç kadının da bir babanın kıymetli kızı olduğunu düşünmezler de; söz konusu kendi kızları oldu mu prenseslerine bir türlü kıyamazlar.
Prenseslerini bir türlü ‘Elin oğlu’na veremezler.
Belki de o yüzden kızlar da hangi yaşa gelirlerse gelsinler sadece ama sadece babalarının yanında prenses olurlar. O tacı daha doğdukları gün babaları takmıştır ya başlarına, o tacı bir daha asla çıkartmak istemezler başlarından. Zamanı geldiğinde de o tacı fark edebilenle, yerinden çıkartıp atmayacak olanla bir hayat paylaşmak isterler. İsterler de; çok zaman o taçları ayaklar altında paramparça edilir.
Babalarının cinsiyet ayrımı yapmaksızın sahiplendiği çocuklar aynı sahiplenmeyi kendi hayatlarında yaşatıyorlar. Kız kardeşlerinin de kendilerinden farksız bireyler olduğunu daha o zamanlardan öğreniyorlar.
Babalarının annelerine olan davranışları onların kadınlara olan bakışlarının ilk temellerini atıyor bilmeden. Kadın cinsinin itelenip kakalanacak değil de, sevilecek ve sayılacak insanlar olduklarını ilk babalarından öğreniyorlar.
Kendi evlerinde ayrımcılığa uğramayan kız çocukları kendilerine güvenli ve dolayısıyla hayatlarında da başarılı oluyorlar. Sadece özel hayatlarında her erkeği babaları gibi zannetmek gafletine düşüp hayal kırıklığı yaşayabiliyorlar.
Eğer ki anneleri tarafından ezilen bir babaları varsa baskın karakterli bir erkeğe, babaları tarafından ezilen bir anneleri varsa pasif karakterli bir erkeğe yönlenebiliyorlar.
Babalığı böyle yaşayanların dışında bir de bambaşka yaşayan babalar var.
13 yaşındaki kızlarını dedeleri yaşlarındaki adamlara satan, kızlarının okuyup gelişmelerine izin vermeyen, ahlâk-namus-töre söylemleriyle kızlarının canını alan, çok zaman da erkek evlatlarına kız kardeşlerinin canını aldırtan babalar.
Baba olmanın anlamını kavramamış, sorumluluğunu üstlenmemiş, biyolojik babalık dışında hiçbir babalık vasfı taşımayan babalar.
Evlatlarına kol kanat olmanın, onları hayata hazırlamanın bilincinde olmayan, evde terör estirmenin babalığın ilk şartı olduğunu zanneden babalar.
Böyle durumlarda babalarının aşırı şiddetiyle, annelerinin aşırı korumacılığı arasına sıkışan çocuklar ne yapacaklarını bilmez halde kendi çocukluklarına hapsolup kalıyorlar. Yıllar içinde yaşadıkları sorunlar çoğunlukla o günlerden kaynaklanıyor. Ne yazık ki pek çoğu bunun farkında bile olmuyor.
Farkında olanlar da o zamanlara geri dönüp her şeyi baştan yaşayamayacaklarına göre onlara düşen yaşanılanları affederek yollarına devam etmek. Kendi çocuklarına olması gerektiği gibi olmaya çalışarak bu kısır döngüden kurtulmak. Zinciri bir yerden kırmak.
Babalarını sevgiyle ve minnetle anan, sadece belirli zamanlarda aramak gerektiği için değil de, gerçekten babalarını özledikleri için arayan çocukları olmalı insanın.
Babaları gittikten sonra dahi onları sevgiyle anarak yaşatabilen çocukları olmalı. Babalarından bahsederken gözleri dolsa da dudaklarında tatlı bir tebessümle ona yakışan evlatlar olabilen çocukları olmalı.
Babalara en büyük hediye de çocuklarının yüzlerindeki o vefalı tebessüm değil midir?

cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir