Dost her zaman acı mı söylemeli?

Dost acı söylermiş, doğru mu?
Eğer o dost gerçek bir dostsa ACI’yı öyle bir  tatlı söyler ki, yanlışını gösteren  bu dosta karşı gönlün şükranla dolar taşar.
Malûm; bir lâfın bin türlü söylenişi var. O anda bunlardan en doğrusunu bulabilmek de işte o dostun marifeti. Doğruyu doğru bir şekilde anlatamadığı sürece doğruyu söylemiş olmasının bir anlamı da kalmıyor zaten. Hâttâ yerine doğru ulaşmayan her kelime daha büyük yanlışlara bile sebep olabiliyor.
Yanlışını göstermeye çabaladığın kişi seni haksız yere pek çok şeyle itham edebiliyor. Dostun göz göre göre avuçlarından kayıp gidebiliyor. Üstüne üstlük belki de bir düşman kazanmış olarak çıkıyorsun bu durumdan.
Bazen de insanın etrafında Dost Acı Söyler lâfının ardına sığınarak acı söz söylemeye meraklı pek çok “sözde” dostu oluyor.
Bu “sözde dostlar” sana hatanı anlatacak, sana doğru yolu gösterecekler  ya; çok zaman asıl istedikleri senin zayıf anını yakalamışken seni taciz etmek, canını acıtmak, üzmek.
Hem; açık sözlülükle patavatsızlık bıçak sırtı değil midir?
Lâfın nereye gideceğini düşünmeden gelişigüzel konuşup, insanların onurunu kıran  konuşmalar yapanlar sadece “patavatsız”  olarak nitelendirilebilirler. Bunun mert bir açıksözlülükle hiç alâkası yok.
Tabii ki her acı konuşan kötü niyetli olmadığı gibi her tatlı konuşan da iyi niyetli değil.
Ağzından çıkan süslü kelimelerle karşısındakini cezbetmeye çalışan bir insanın samimiyetsizliğini az çok hepimiz anlayabiliriz. Onun sahte methiyelerine inanmayız, yalan alkışlarına kanmayız.
Dillerinin  söylediği her kelimeyi yalanlayan gözleri vardır onların. Ve kendi gözlerini göremedikleri için ettikleri kelâmlarla karşılarındakini avuçlarının içine aldıklarını var sayarlar. Ama o gözleri gören karşılarındakilerdir…
Yalandan olan bir dosttansa  gerçekten olan yüz düşman çok daha güvenli değil midir?  Hiç olmazsa düşman açık ve nettir. Dostsa sahte ve sinsi.
İnsan dostuyla olduğu kadar düşmanıyla da gurur duyar. Dostu da düşmanı da onun aynasıdır.
Yalan dostları tercih edenler sürekli bir onaylanma arzusu taşıyan insanlar belki de. Bir kandırmaca içinde mutluluk arayan bu insanlar, kendi gerçekleriyle yüzleşmeye cesareti olmayan güçsüz insanlar. Birçoğu kimseye dost olmamış, bu yüzden kendisine de dost olunmayacağını düşünen, dostluğun sadece karşılıklı menfaatlerle yürüyeceğine inanan insanlar.
Dost olmadan dostluk beklemek hakkaniyetli bir bekleyiş mi?
Acı sözünü acıtmadan söyleyebilen ve bu acı sözü de doğru anlayabilen insanlar, işte onlar gerçek dostlar.
Onların söylediği her sözden güven, sevgi ve sahiplenme taşar. Onların acısından zarar gelmez. Onların tatlısı tadından yenmez.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır derler ya hani, söylediğin sözden çok söyleme şeklin önemli demek ki.
Bazen hepimizin celâllendiği zamanlar oluyor. En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyiveriyoruz. O anda kendi haklılığımıza olan inancımızla ettiğimiz bu öfke dolu sözler karşı taraftan nasıl algılanıyor hiç düşünmüyoruz bile. İçimizdekileri boşalttık ya, gerisi bizi bağlamaz.
Kavganın bile bir adabı olmalı. İnsanın aslı astarı kavgada belli olur.
Ağızdan çıkanları kulakların duymadığı böyle zamanlarda kontrolsüzce dökülen o sözler belki de saklanan gerçek düşüncelerdir. O yüzden ‘öylesine’  söylenen bu sözlere itibar edilmeli mi edilmemeli mi diye düşünmeden geçemiyor insan. Bu sözler acaba hakikaten bir öfke anında “öylesine” mi söylenmiştir yoksa gerçek düşüncelerin ta kendisi midir diye zihnini bir köşeden kemirir durur.
Yaptığı hatanın farkında olan ve bunun ezikliğini taşıyan insana bir de bizim ettiğimiz  bu öfke dolu sözler, onun acısının üzerine tuz biber eker.
Hatasını anlamayan ve kabûl etmeyene neyi nasıl anlatırsan anlat zaten fayda etmez.
‘Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az’  misâli tepesinde konser versen dahi yine de duymaz, görmez , anlamaz, dinlemez.
Kendisinin ‘En İyi’ olduğuna inanmıştır bir kere. Onun eleştirilecek tek bir tarafı dahi yoktur. O ulaşılmazdır. O kapalıdır. Çünkü o mükemmeldir.
Yaşadığımız her an sürekli bir öğrenme ve gelişme içindeyizdir aslında. Hiçbir zaman TAM olamayız. Gördüklerimiz, duyduklarımız hamur gibi yoğurur durur bizi.
Bazen hamur biraz fazla sertleşir yoğrulamaz hale gelir, bazen de cıvıklaşır ellerimize bulaşır.
Böyle zamanlara bazen biz un olalım katılalım dostumuza, bazen de bırakalım dostumuz su olsun aksın hayatımıza…

cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir