2011’e geri sayım

Yeni yılın ilk günleri yaşanmaya başlandı, dördüncü güne ulaştık bile.
Yeni yılın ilk bebeği, ilk kazası ve bugün de ilk güneş tutulması derken şimdi de 2012’ye doğru hızla geri saymaya başladık. Bu saymanın sonunda 2012’ye kimler ulaşabilecek, kimler o ipi göğüsleyebilecek yaşayıp göreceğiz.
Yeni yılın ilk saatlerinde her zaman ki gibi şehirlerdeki meydanlardan kutlama görüntüleri geldi ekranlara. Birçok insan ailelerini, arkadaşlarını, sevgililerini alıp havaî fişek gösterilerini izlemeye çıkmışlar, hep birlikte yapılacak geri sayıma katılmaya gelmişler.
Kamera Nişantaşı’nda dolanıyor. İnsanlar huzurlu, coşkulu, rahat, arzu ettikleri gibi, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden sokaklarda.
Bazıları da bu eğlenceye evlerinin pencerelerinden katılıyor.
Daha sonra Taksim’den görüntüler düşmeye başlıyor ekranlara. Bilenler bilir, Taksim-Nişantaşı arası yürüyüş mesafesindedir. Buna rağmen bu iki semt arasındaki görüntüler sanki farklı ülkelerden farklı milletleri izliyormuşum intibaını bıraktı yine. Sanki o görüntüler İstanbul’un en merkezî yerinden değil de en uzak köşesinden alınmış. Sanki oradaki erkekler yüzyıllardır tek bir kadın görmemişler. Sanki o insanlar bir kadına dokunabilmek için ‘365’ gün boyunca bu yılbaşı gecesini beklemişler.
Kutlamaya gelen tek tük kadınlara önce kaçamak, daha sonra ise alenî dokunmalar, tacizler, çevirmeler, sıkıştırmalar. Ve bu durumdan haz alan oldukça ürkütücü bir güruh.
Taciz ettikleri kadınların yanlarındaki erkek arkadaşları da bu tacizleri engelleyemiyor. Hattâ çıkan arbedede onlar da nasibini alıyor.
Kadının evden çıkmasını istemeyen bir topluluk sanki bunlar. Kadınlar ortada görünmedikleri sürece mutlular. Ortada görünenler de her türlü muameleye müstahaktırlar zaten. Bu kadınlar oraya niçin gelmişlerdir, ne işleri vardır gece vakti oralarda, doğru düzgün insanlar olsalar evlerinde otururlardı değil mi? Demek ki suçlu olan o KADINLAR.
Belki hayatlarında hiç kız arkadaşı olamamış, hiçbir kızla konuşamamış, hiç bir kızla iletişim kuramamış çocuklar bunlar. Bir kadın karşısında nasıl davranacaklarını bilemiyorlar. Karşılarında gördükleri kendilerinden farklı o anatomiyle bir şekilde iletişim kurmaya çalışıyorlar ama bunun için seçtikleri yolun en çıkmaz yol olduğunu bilmiyorlar.
En acısı da, ne yaptıklarının farkında olmamaları ve üstelik bir de taciz ettikleri kişilerin bu durumdan memnun olduklarını düşünmeleri. Yaptıklarından utanmak yerine birbirleriyle itişip kakışmaları, çevreye arsızca sırıtmaları durumu daha da dayanılmaz hale getiriyor.
Nerelerden kopup gelirler, evleri nerelerdedir, aileleri nasıldır, nasıl yaşarlar, kimdirler, ne isterler diye sorgulamaya başlıyor insan onları izlerken.
Hayatlarında bir kez bile sevilmemiş çocuklar bunlar belki de. Sevilmemiş insanlar sevmeyi de öğrenemiyorlar ne yazık ki.
Erkek erkeğe bir dünya mı isterlerdi acaba diyorum.
Böyle olduğunu kurgulamaya başlıyorum sonra da.
Bütün sokaklarda, çarşılarda, sinemalarda, Cafelerde, bütün ama bütün her yerde erkekler olsun. Eczacıdan doktora, kasiyerden memura, kuaförden esnafa bütün meslek dallarında bir tane bile kadın olmasın. Kadın cinsinin esamesinin okunmadığı, hepsinin imha edildiği bir dünya olsun. Bunu mu istiyorlar?
Yoksa kadın onlar için sadece bir nesne mi? Annelerini, kız kardeşlerini, halalarını, teyzelerini, hattâ kendi kız çocuklarını dahi bu kadar mı önemsiz görüyorlar? Evde ev işlerini yapan, gerektiğinde ihtiyaçlarını karşılayan, bir şey istemesi yasak, ağzı var dili yok olan.
Kendilerince aşkları da oluyor onların. Sevmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar aslında ama kendilerince delicesine de sevebiliyorlar.
Kendi sevdikleri(!) kızdan karşılık alamadıklarındaysa kızı oracıkta acımasızca yok edebiliyorlar. Eee, ne de olsa onların sevdaları ölümüne.
Ölümüne sevdikleri kızla evlendiklerindeyse de, o en çok sevdikleri büyük aşklarını hergün dayaktan geçirebiliyorlar. Babalarının annelerine de, kendilerine de yaptığı gibi, onlar da kendi hayatlarında kendi yaşadıklarından farksız bir şey yapmıyorlar. Sadece gördüklerini yapıyorlar. O ökseye tutulan kadın artık ne baba evine dönebiliyor, ne de başka bir yere kaçabiliyor. Arafta beklercesine geçen bir ömür.
Her şeyin başı eğitim deriz ya; eğitimin ilk başlangıcının aile ve esas temelin de tutarlı bir sevgi olduğunu, sevgi açlığı çekmeyen insanların ruhlarındaki bozulmamış o dengeyle hayatlarının her evresinde önce mutlu, sonra başarılı ve dolayısıyla yine mutlu olabileceklerini, böylece toplum seviyesinin yükseleceğini daha çok, daha iyi anlatmamız gerek diyorum.
Bütün o erkekler KADIN bir ANNE’nin çocukları değiller midir?
cananekncylmz@gmail.com'

Canan Ekinci Yılmaz

1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu. Karacabey Lisesi mezunu. 5 Ekim 2010 itibariyle yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir